Çarşamba, Mayıs 09, 2007

Beni Yak Kendini Yak Herşeyi Yak ;))

Ateş, yüksek sıcaklık ve alev veren hızlı yanma olayı.
Ateşin meydana gelebilmesi için yanabilen bir maddenin tutuşma sıcaklığında oksijen ile temas etmesi gerekir. Yakıt ve oksijen devamlı mevcut ve temas halinde ise sürekli yanma olur. Bir ateşin söndürülmesi, yanmaya sebeb olan unsurlardan yakıt ve oksijenin yok edilmesi, sıcaklığın düşürülmesi ile mümkündür.
Vücut sıcaklığının yükselmesine ateş denir. Vücut sıcaklığı bedenin her yerinde aynı değildir. Örneğin; termometre ağıza konulduğunda görülen ısı, koltuk altına konulduğunda gösterdiği ısıdan 0,5 derece daha düşüktür. Diğer taraftan, vücut ısısı gün boyunca da 0,5 derece oynar. Sabahın erken saatlerinde ısı düşük, akşam saatlerinde yüksektir. Vücut ısısı 36,2 - 37,5 arasında ise normaldir.
Ateş sayesinde ısınırız,yemek pişiririz,geceleyin güvenlik sağlarız,suyu mikroplardan temizleriz,yerimizi belli etmek için kullanırız.
Ateş olsa cirmi kadar yer yakar.
''Ateş-i suzan-ı firkat yaktı cism u canımı
Bir harab-ı abade döndürdü dil-i viranımı
Neyle teskin eyleyim şu dide-i giryanımı
Çünkü aldırdım elimden sevgili cananımı..''
"içimde bir fırın var, ateşi yakan ateş,
o ne alev deryası, çiçek bahçesine eş. "
Ateşin keşfi yakın çağlarda da ‘atomun parçalanması’ ile ‘aya gidilmesi’ kadar önemli bir buluş olarak tanımlanıyor.
Ateş almak: 1. Yanmak, tutuşmak.
Ateş bacayı sarmak: Bir iş ya da olay önüne geçilemez, tehlikeli bir durum almak.
Ateş basmak: Aşırı ölçüde sıkılmak, heyecanlanmak, utanmak sonucu vücutta sıcaklığın artması, yüzün kızarması.
Ateşe atmak: Birini çok tehlikeli bir işe bile bile sokmak.
Ateşe tutmak: 1. Ateşli silâhla mermi atmak. 2. Bir şeyi ateşin üzerinde tutarak ısıtmak.
Ateşe vermek: 1. Bir yeri bilerek yakıp yok etmek.
Ateşine (nârına) yanmak: Birinin yüzünden büyük haksızlığa uğramak, zarar görmek.
Ateş kesilmek: 1. Çok kızgın, öfkeli davranışlar göstermek. 2. Çok çalışkan, hareketli ve becerikli olmak.
Ateşle oynamak: Çok tehlikeli, zarar verecek bir işin üstüne üstüne gitmek ya da böyle bir işe girişmek.
Ateş püskürmek: Çok öfkeli olmak, ağır sözler söylemek.
Ateşten gömlek: İçinde bulunulan acı, sıkıntılı, dayanılmaz durumu anlatmak için söylenir.
Ateş düştüğü yeri yakar.
Ateşle oyun olmaz.
Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.
Yüreğine ateş düşmesi: İşte o çok çok fena bişii diyiim ben size :P

Pazar, Mayıs 06, 2007

@---


Ruhicim; geveze aşkım :P

Cuma, Nisan 27, 2007

gerilelim

Gerilim filmlerinden bahsedecektim; zira son zamanlarda harika filmler izledim. En güzeli de "Hard Candy" idi, tavsiye ederim. Fakat bugün konum bu değil. Baktım, gördüm ki filme hiç gerek yok gerilmek için. İşte buyrun, gündemimiz burada...
Ben başkaca bir şey demiyorum artık...

Perşembe, Nisan 19, 2007

hastasıyız ;P


İtiraf ediyorum anacım; Cem Özkan'a bayılıyorum! Sebep sadece iyi müzisyen olması, "Dön Bana" şarkısının mükemmel olması, klibinin beni benden alması da değil üstelik (adam beni benden almış ayol daha ötesi var mı?!) :P
Hayır yani, başka türlü açıklaması da yok; açık açık hastasıyım, '69lu olması da kahretti beni ayrıca ama mühim değil artık gözüm kararmış bi kere! :)
Şöyle açıklayayım; adama bakınca sakinleşiyorum, rahatlıyorum, nötr bi insan oluyorum, huzur doluyorum. Tıpkı Morrissey'in "To me You're a work of Art" şarkısındaki "But then I look at you and know / That somewhere there’s a someone who can soothe me" ifadesindeki gibi; tıpkısının aynısı oluyo bana da ona bakınca ;)
Neyse efenim fazla uzatmayayım, yoksa bana bıraksanız sabaha kadar sürer gider bu. O yüzden salyalarımı toplayıp kısaca sesleniyorum:
Dön bana yeniden nolur
Sev beni yeniden nolur
Al beni yanına noluuuur ;)
.
Oh be! ;P


Salı, Nisan 17, 2007

vaauuvvvv :P

Vay anasını sayın seyirciler! Blog Türkçeleştirilmiş bee! Helal olsun valla, kim yaptıysa öperim gözlerinden :))
.
Niiyse efenim; konumuz bu değildi tabi olarak ;) Aslında bi konumuz da yoktu ama olsun, maksat muhabbet değil mi ya?
Çok şey diycektim aslında ama şu an hepsi uçtu gitti; bu arada benim Türkçem de uçtu, blog düzeldi ben bozuldum hey Yarabbim...
.
Ama ne var biliyonuz mu? Memnunum lan ben halimden. Valla. Salaklık da bi yaşam biçimi bi yerde. Ne var? Sevdiklerim olsun, sevildikleri olayım yeter. Nedir yani ki hayat bundan daha başka? Daha ne istiyonuz hayvanlar diyesi geliyo insanın, bundan başka hayat mı var? Yiyiin garii...
.
İki arabam var; biri '69 Pontiac Firebird, diğeri '65 Corvette... Görseniz çok şekerler; geçen gün oyuncakçıdan aldım ama resmen içim gitti. Aslında Ford Mustang arıyordum ama bulamadım oyuncakçının sepetinin içinde. Olsun, ben bird'ümle korvet'imi de seviyom. Korveti bu aralar daha çok seviyom ama çaktırmayın, daha havalı ya...
.
Sabahları sağlıklı beslenmeye karar verdim, daha bereketli oluyor gün. Öbür türlü kafam çalışmıyor be ya. Fakat henüz o erken yatıp kalkma işini yapamıyom, yapacağa da benzemiyom. Saçma geliyo. Gece oturmak varken mis gibi tavuk gibi niye kalkıp eşeleniyim erkenden. Ama abartmamak lazım tabi. oniki iyidir bence. Sizce?
.
Bi şarkı var. Öyle güzel ki. Daha ilk duyduğumda aldı beni benden götürdü. Vardır ya hani öyle şarkılar. Böyle mıhlar adamı yerine, alır başka alemlere daldırır, uyanamazsın, kendine gelemezsin bi süre. Sonra bitince bi boşlukta hissedersin kendini, hiç bitmeseydi dersin, tekrar tekrar dinlemek istersin. Dinlersin de belki boku çıkana kadar. Ama asla bıktırmaz. Ömürlük şarkıdır o, ömür boyu durmadan dinlesen o kadar olur yani. İşte öyleydi bu da...
.
Uzun zamandır fotoğraf çekmiyorum ben. Ben de uzun zamandır ne yapmıyordum yahu diyordum kendi kendime, buldum. Fotoğraflamıyorum nicedir. Nedendir bilmiyorum ama. Öyle işte. Birden hevesimi yitirdim gibi oldu sanki. İçimden gelmiyor cicim. Çekmek istemiyorum. Çekilmek de istemiyorum. Çekinmek derler ya bazıları, fotoğraf çekinmek de, fotoğraftan çekinmek de istemiyorum ben bu aralar. kapiş?
.
Bi film izledim, çok güzeldi. Fransızcasını bilmiyorum da aşk ve cesaretle ilgiliydi kısaca. Beğendim ama amaaaan dedim, nedir, nolmuş ki yani? Çok da abartmamak lazım be, bi yerden sonra salıyosun gidiyor zaten. Hayat işte...
.
Daha da yazacaktım ama mürekkebim bitti. Cherie'yi hatırladım sonra, sanki çok unutmuş gibi. Yine dedim, hayat ne tuhaf lan; böle peluş oyuncaklar var sıkınca ses çıkarıyo falan. Ama yalayamıyo işte pembe dilini çıkarıp şap diye. Sen de için bi hoş sevinemiyosun. Bi de toz tutuyolar biliyo musun? Hiç çekilmiyo işte o zaman...

Çarşamba, Nisan 04, 2007

Osman Aga! :D



Hey Allah'ım Yarabbim! Tam ben komiklik yapmaya çalışırken bir bakıyorum ki başkaları almış başını gitmiş sululuk konusunda! Benim küresel ısınma konusundaki endişelerim (bkz. aşşaki post) yerini gezegensel ıkınma durumlarına bırakmış. İnanmıyo musunuz? Ahan da bakın işte:
.
OSMAN'DA HAYAT VARMIŞ
Türkiye Ulusal Bilimsel Tetkikler Akademisi Konseyi (TÜBTAK), Maden Teknik Araştırma Kurumu jeologlarından Prof. Dr. Ziya Osman Saba tarafından geçen Perşembe keşfedilen ve geçici olarak B-612 olarak adlandırılan yeni gezegene Osman isminin verileceği açıklandı.
DAHASI...
1 Nisan şakası olarak hazırlanan bu habere bir de şakacıktan protesto tertiplenmiş; "Prof. Dr. Ziya Osman Saba’nın başarısını tüm kalbimizle kutluyor ve kendisine saygılarımızı sunuyoruz. Ancak Türkler tarafından bulunan bir gezegenin her dünyalı tarafından Osman adıyla tanınmasına karşıyız. Yüzlerce yıllık bilim ve astronomi tarihinde şimdiye kadar Türkler tarafından yapılan en büyük keşfin daha dikkatli bir şekilde adlandırılmasını istiyoruz ve bu üstünkörü davranışı ve halka sormadan bilimsel konularda karar verdiği için TÜBTAK’ı protesto ediyoruz. " diyerekten....
ÜSTELİK...
Ciddiye alıp da protesto eden aklıevvellerin sayısı hiç de az değil; ayrıca yazdıkları da akıllara ziyan sululuk abideleri olarak bu blogda şerefle yer almayı hakediyorlar. Buyrun burdan yiyin:
.
adı osmanın yeri veya osmanın mekanı olabilir OSMANLA EL ELE HEP BERABER OSMAN GEZEGENİNE
.
Ya güzel bir isim deil ama hem kendi benliğimi kullanıp hem de daha bulunmamış farklı bir isim bulmalıyız.Bana göre T.G.A(türklerin gücü adına)
.
bırakında adam ismini koysun kardeşim, Markow formül buluyo ismi markow chains oluyo, iskender toprak elegeçiriyo ismi iskenderun ve iskenderiye oluyo da bizim bulduğumuz gezegene niye bulanın ismi konmuyor.. bence osman gayet güzel bir isim.. fıratlar, umutlar, ahmetler kıskanmasın onlarda bulsun onlarda koysunlar isimlerini. sonuna kadar destekliyorum.
.
Ziya olsun
.
bence mantıklı osman ismi neden tepki alıyor anlamıyorum amerika kolombiya gibi ülkelere isim verilmişte bi gezegenne mi verilemeyecek yaa adı ne olsun gayet mi?? ben bulsam kendi adımı veriridim eger o gezegenleri nasa yada diger leri bulmusa ekip olaraktır isimler bilimseldir ama 1 kişinin eseri bırakınm adam keyfini cıkarsın gezegeninin olsa ne olur olmasa ne olur
.
Haklısınız, bu iş böyle bir saçmalığı kaldırmaz. Koyacak bir sürü isim varken neden osman? Bu kadar mı arap milliyetçisiyiz ? Selamlar.
.
tahsin olsun
.
Yaw millet kendi ismini koyuyor, neptüm, pluton, mars düşeş falan. Bizim aslan gibi Osman abimiz var, helal sana Osman aga.
.
gercekten cok ayıp bısıy boyle bı isim olmamalıydı kınıyorum
.
Prof.Dr.Ziya Osman Saba bu başarı için çabalarken emek verirken zaman harcarken beyin yorarken hanginiz vardınız da şimdi adamcağızı eleştırıyor halka sormalıydı ad verırken dıyorsunuz.. bırakın zırvalamayı hasetsızce alkışlayın yeter.. yeter.. hatta gölge etmeyın başka ıhsan ıstemez boyle buyuk ınsanlar.. bence bı gezegen ıcın uygun bır ısım. ozmın olacak telaffuzu muhtemelen;)
.
Gezegenin adı deplasman olsun
.
Orada yaşam varmıymış. Vay bee osmana ayak basmak istiyorum. Ne güzel gezegen ismi harbidende. gidip mangal yapalım ohh
.
ne demek kardeşim gezegeni biz bulduysak adını da biz weririz yanlışmıyım neymiş o bymiş 612ymiş filannn
.
sizene kardeşim adam kendi bulmuş gezegeni istediği adı koyar keyfinin kahyasımısınız adamın adam kendi soyadını koymuş işte nevar amerikayı keşfeden adam da kendi soyadını koymuş kimse bişey dememiş size tavsiyem laf olsun diye her yere atlamayın
.
peace at home peace at cosmos ;)
.
adamcağız gezegeni keşfederken yardımınızı mı aldı ya da yanında mıydınız da isim babası olmak için delleniyosunuz. çok biliyosanız biraz kasıp siz de uğraşın. feza geniş muhakkak bi şeyler bulursunuz.
.
siz kimsiniz ki adınızı ölümsüzleştirebiliyorsunuz? maaşınızı bile bizim verdiğimiz vergilerle alıyor evinize ekmek getiriyorsunuz... haddinizi bilin...
.
Osman Osman Osman Osman Osman, bikaç keresöyleyince alışıyor insan, iyidir. şimdi sayın prof gezegeni bulmuş, kimselere söylemeseydi bakıp bakıp teleskobundan Kuzum deseydi kendisine biz neyi protesto edecektik , gözleri arşa dikmeli daha kimbilir neler vardır , mustafalar, ayşeler berkecanlar, sudenazlar..
.
asıl ben sizi protesto ediyorum cibilliyetsizler! osman bulmuşsa adı osman olur. o kadar. beğenmiyorsanız gidin başka gezegen bulun!
.
bir jeolog nasıl gezegen keşfetmiş anlamadım ama neyse ki adı abdüssettar değilmiş.
.
uzayı yeni keşfediyoruz tabi. heyecandan ne yapacaklarını bilememişler sanırım !!!
.
Daha çok var böyle mesaj ama bu haftaki yerimiz sınırlı olduğu için -yalaaaan!- bu kadarına yer verebildim ama annadınız siz onu :P Bu arada konuyla ilgili benim güzide sululuğumdan mahrum etmeyeceğim sizleri tabii ki:
.
Bence gezegenin adı tabii ki SuluKöfte olsun, hatta gezegende su bulunduğu da gözönüne alınırsa harika bir seçim bence. köfte de gezegenin kıymamsı tabakasını simgeliyor zaten, yaa siz ne bilirsiniz cibilliler! ben buldum ben korum, kimseye de oynatmam gezegenimi! osman benimdir benim kalacak, bu 1 nisan şakaları du bakalım başımıza daha ne işler açacak ;))
.
Bu arada gezegene ilk idecek uzay aracına verilecek isim de tartışılsın, örn. ormancı olsun :P bir de mesela gezegene ilk adım atarken fonda "sabahlara dayanamam osman aga!" adlı güzide eser yankılansın, astronotlar osmanlardan seçilsin, ilk adım atan da "bu benim için küçük ama osmanlar için büyük bir adım, ahan da bastım işte!" desin. Niye, olmaa mı? ;PPP
.
Niahahaaa...

Perşembe, Mart 29, 2007

Anketörköfte

İlkokulda anket defterleri alır, sonra da alakalı alakasız herkese yazdırırdık anı olsun diye (anı defterleri de vardı ayrı olarak). Aptal saptal sorulara abuk sabuk yanıtlar verirdik; yok efendim en sevdiğin renk, en büyük hayalin vs. vs. Ben de dedim ki, ben daha aptalını yazarım kardeşim! İnanmıyorsanız, bakın görün cık cık cık...
.
Adınız:
Sulu Köfte
Yaşınız:
Yirmiikibuçuk :)
İşiniz:
Boşboşoturupokuyanbuaradadayazmayaçalışanparttimeinsanfulltimeköşeminderi
Hobileriniz:
Hobim yok. Yaşamak benim için hobi gibi zaten. Yok lan fobi miydi o?
Fobileriniz:
Evden dışarı çıkmak. Bu aralar acayip korkuyorum, aklım çıkıyor sokağa çıkmak zorunda kalacağım diye. Evimde sıcak sıcak oturayım, rahatıma bakayım, kimseyle muhatap olmayayım istiyorum. İnsan görünce ödüm patlıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Benimle karşılaşan insanlarda da beni görme fobisi başlıyormuş sonradan, diyenlerin yalancısıyım.
En sevdiğiniz özelliğiniz:
Her yerim. Ay pardon, o başka soruydu kehkehkeh... Cevaplıyorum; sululuğum tabii ki. Bayılıyorum sulu bi insan olmama. Şakır şakırım valla, su gibi aziz olayım hahayt! Bu arada kuruyup gitmekten de acayip korkuyorum, bunu da fobilere yazabilir miyiz? Kuraklık fobisi var bende, küresel ısıncam diye aklım çıkıyor.
En sevmediğiniz özelliğiniz:
Yok öyle bişey! Şaka lan, var tabii. Nefret ediyorum kendimden, Allah beni bildiği gibi yapsın! İşte sevmediğim özelliğim bu; kendime çok kötü davranıyorum. Şiddet uyguluyorum kendime, ağzımı burnumu kırıyorum. Geçen komşular zor aldılar elimden de karakolluk olduk. Komiser amca acıdı da barıştırdı, yoksa küstüydüm ben kendime. Ama şimdi iyi aramız. Canım ben lan!
En güçlü yönünüz:
Pazularım. Şaka yapmıyorum; pazu, pazı? her neyse işte, ondan var bende. Böle sıkınca kolumu çıkıyor ortaya yumurta gibi. Çok hoş lan. Bi de çenem çok kuvvetlidir benim, on kaplan gücünde ısırabiliyorum, ısırdım mı da koparıyorum acımıyorum. Bununla beraber, aşılarımın tam olduğunu da belirtmek isterim, korkmayınız.
En büyük zaafınız:
Peluş oyuncaklar. Özellikle de ayı olanları. Ayıların da özellikle küçük olanları. Onlara dayanamıyorum. Gördüğüm yerde yapışıyorum, bırakmıyorum. Almak zorunda kalıyorum. Seviyorum, okşuyorum, mıncıklıyorum. O zaman kendimi çok iyi hissediyorum. Bu illetten kurtulamıyorum.
En büyük hayaliniz:
Akşam Prison Break var, onu izlemek. İzlerken kurcam en büyük hayalimi niahaha!
Gelecek planlarınız:
Ben gelecek planı yapmıyorum, bence çok saçma. Asıl geçmiş planı yapmak lazım bence. Mesela ben geçmişte evlenip biri kız, biri erkek iki çocuk doğurmuşum. Adlarını Haydari ile Şöbiyet koymuşum. Kocam bankacıymış, borsada para batırınca boşanmışız. Ben televizyonda yemek programı sunuyormuşum gibi gibi...
En sevdiğiniz renk:
Bunu sorma demedim mi lan ben! İçinde mor parçacıkları olan ama kırmızıya da çalan turuncu benekli mavi ekoseli fuşya rengini seviyorum var mı!
En sevdiğiniz yemek:
Bu da soru değil! Hangisini sevmiyorsun desen bi derece... Ama şöle söyliim; yayla çorbası üstüne kaşarlı dürüm döner sonrası mantı, sonrası yaprak sarma, sonrası kısır, yanına patates kızartması, ardından tatlı olarak menüdekilerin hepsi :)
Yakında öleceğinizi bilseniz ne yapardınız?
Yatıp uyurum töbe töbe! Ne yapçam, her zaman ne yapıyorsam onu. Yani maksimum tembellik, rahatlık, sululuk vs. Öbür tarafta ne olacağımız belli mi anacım! Bi de ben öyle "yok herkese veda ederim, sevdiklerime onları sevdiğimi söylerim" saçmalığına inanmıyorum. Hayvan şimdi mi geldi aklın başına! Sonradan sevmekle olmaz, yiyosa yaşarken sölesene!
Ölümsüz olsanız ne yapardınız?
Oturur ağlardım, sonra da yatar uyurdum. Ne lan bu, bi öl geber, bi vazgeçtim yok ölümsüz ol! Dalga mı geçiyonuz insanla!
İdealinizdeki erkek:
Aha işte benim konum! Yok öyle bişi! Yani var da, yaşamıyo. Denedim; Mel Gibson'ın gözleri, Johnny Depp'in dudakları, Bruce Willis'in gamzesi, Josh Hartnett'in sağ kulak memesi, Ewan McGregor'ın serçe parmağı, bilmemkimin topukları falan derken öyle yedek parçalardan oluşan elden düşme bi adam yaptık arkadaşlarla, yatırdık masaya, verdik elektiriği de ama canlanmadı. Çok da yazık oldu aslında, o kadar parça heba oldu. Adını da Frank koymuştuk oysa ki, çok tatlıydı ama kısmet değilmiş.
Bu anket defterinin sahibine son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Var tabii. Allah akıl fikir versin! Bi de akşam eve gelirken ekmek almayı unutmasın. Bitti.

Pazartesi, Mart 26, 2007

bu da olacağmış!


İşte sonunda bu da oldu; bir "Wanted" oldum :P sefkili glassgiant.com sağolsun, istediğiniz her şekle girebiliyor, istediğinizi her şekle sokabiliyorsunuz. Buyrun ziyaret edin, çok eğleneceksiniz. Mass destruction'dan hükümlü bu hatunun sözünü dinleyin derim ben, 5000 dolar da azmış ama neyse artık :PP

Perşembe, Mart 22, 2007

Salı, Mart 13, 2007

the reason

you were the reason for me once...
a reason to smile
a reason to go on
and a reason to hope
but I was always a realist
despite the fucked up imagination I had
and all the efforts you made
I knew my place
and it couldn't last
so here I am
a reason for depression
a reason for you
and a reason for me
a reason to let go...
*
who knew?

Cumartesi, Şubat 24, 2007

R.I.P.


Bebeğim, kuzum, canımıniçi... Bu sabah sessiz sedasız bizden ayrıldı... Gitti... Buz gibi bedenini son bir kez daha sevdim, her zaman soğuk olan burnuna dokunup veda ettim... Şimdi evde de, içimde de bir boşluk var. Ve ona ait olan o yer hep boş kalacak. Çok ama çok özleyeceğim bitanemi...
.
Seni çok seviyorum "ma cherié", çok...

Cumartesi, Şubat 17, 2007

fluffy is dead now sweety


"Bana en büyük düşman yine benim" diye büyük bir lafla yapayım girişi ki okura kıyak olsun ;) Başlık da, bu büyük laf da çok da kişisel ve içten gelen bir şey değil aslında. Fluffy aylar önce sokakta bir köpeğin kovalaması sonucu bir arabanın altında kalan ve yolda can çekişip ölen bir sokak kedisine taktığım isim. En büyük düşmanım ise... E daha önce de söyledim. Benim.
.
Konuya şurdan girecektim ama kulağı ters taraftan tutma misali strateji şaşırdım, affedin :P Asılo mesele şu; bu aralar kendimle çok başbaşa kaldım. Şikayetçi değilim yanlış anlamayın, fakat bir süre sonra arızaya bağlanıp abidik gubidik felsefeler yapmaya başlayabiliyorsunuz; ki çok tehlikeli aman evlerden ırak ;P
.
İşte ta oralardan geldiğim nokta şu; kendi kendimize engeller koyuyoruz, sansürler uyguluyoruz ve kendimizi önce biz durduruyoruz; baltalıyoruz. Zamanı, yaşamı, enerjiyi, bedenimizi, ruhumuzu, başkalarını, çevreyi, etraftaki herşeyi hoyratça kullanıyoruz. Sonra da "ya niye böyle oldu?" diye salak salak bakakalıyoruz. Yalan mı?! ;P
.
Demeden geçemeyeceğim; "Cheers Darlin'" çaldı ahan da demincek, pek bir sevindirik-melankolik oldum. İyi geldi ;)
.
Ama asıl demek istediğim; yazık ediyoruz. Kendimize, çevremize, herkese ve herşeye... Yapmayın, yapmayalım. Durduğumuz anda dürtükleyelim kendimizi, çimdirelim yine birbirimizi ve yeniden başlayalım, sansürsüz yaşayalım.
.
Buraya nerden geldiğimi unutmuştum ya hatırladım şimdi ayol :P Bu blogu ilk açtığımda, yazmaya başladığımda kimsecikler bilmiyordu ve kimseciklerin haberi yoktu. İşte o zaman daha özgürdüm sanki. İstediğimi, istediğim gibi yazıyordum; kementmiş, peycviewmiş umursamıyordum. Tabii aradan birbuçuk yıl geçti; köfte kıymalarını saçtı etrafa, duyuldu, okundu, izlendi, meşhur oldu :P İyi bir şey tabii; okundukça anlam kazanıyor yazılanlar. Fakat bir yanımla da hep bana özel kalsın istiyorum, hani hiç düşünmeden "kim ne der, ne düşünür, nasıl yorumlar?" diye. Kendime koyduğum sansür burada başlıyor işte. Bu ufak alanda bile işliyor otokontrol mekanizması ve ben kendi üzerimden sizi kontrol ediyorum. Sizi, okuduklarınızı, benim hakkımdaki düşünce ve duygularınızı... Sizdeki yansımamı istediğim gibi şekillendirmeye başlıyorum her yeni sansürde. Uyanın millet, kullanılıyorsunuz! :P
.
Neyse; dedim ya felsefe bazen çok tehlikleli olabiliyor (tehlikeli olmadığı zaman da sıkıcı zaten!). Kısaca söylemek istediğim şu; beni okumaya devam edin anacım, hatta takip ederken yemeden içmeden kesilin e mi! Fakat ben artık ilişkimizdeki mekanizmaları kaldırmak istiyorum; RTÜK'ten rica ettim, sansür vanalarını kapatıyorum. Ya da sonuna kadar açıyorum; hangisi daha uygunsa metafora işte ondan. Yani canlarım; fluffy'si batsın, ben artık koyverdim gidiyorum, gazı kökledim uçuyorum ;) (Cenk'e selam olsun :P) (başlıktaki sweety de ben olsun ;P)
.
Anneeee! Bitti!
:D

Pazar, Şubat 11, 2007

motoru gazla gol olsun ;)

Dönülmez akşamın ufkundaysan
U dönüp ters yöne giremiyorsan
Olmuyor diye ağlama
Bağır benim gibi
Bırak kısılsın sesin
Sok lafını, depon dolsun
Gazla hiçbirşey olmamış gibi
Bir takım laleler aldım
İsyan pazarından
Arka bahçeler için idealmiş
En sarısından
Çekilin yolumdan
Geri geri geliyorum
Kimler ne kazıklar atmış
Camdan bakarken görüyorum
Çekilin yolumdan
Geri geri geliyorum
Ben artık eski ben değilim
Dönüştüm, değiştim, çok içtim, geliyorum
Ahımı alanlar gelsin
Boy sırası tek tek dizilsin
Ben herzaman söyledim
İlahi adalet var dedim
Sabrettim, bekledim
Doğru zaman gelecek dedim
Bazı laleler almıştım
İsyan pazarından
Tüm gerekenler yapılsın
Başlasınlar ön sıradan
Çekilin yolumdan
Geri geri geliyorum
Kimler ne kazıklar atmış
Camdan bakarken görüyorum
Çekilin yolumdan
Geri geri geliyorum
Ben artık eski ben değilim
Çok içtim, geliyorum
***
Ben uyurken geçen günler
Geri gelmeyecekler
Fulltime yıllarıma rağmen
Öç peşindeler
Yönetici olabilirim aslında
Yapamayan yönetir derler
Ama tüm personel adaylarım
Üst mevkilerde bir yerdeler
Ben yedekteyim, onlar oynuyor
Ben izlemekteyim, onlar atıyor
Neden bilmem, hep böyle oluyor
Sonuç aleyhime, uzatma yok, maç bitiyor
Yıllarca ben koşup
Çalıştım, çabaladım, didindim
O bir vurdu
Gol oldu
Bana ıslak bir sopa verin
Elle oynamayayım maç durmasın
Topuğumu ağzına gömünce
Lütfen faul olmasın
Ben yedekteyim, onlar oynuyor
Ben izlemekteyim, onlar atıyor
Neden bilmem, hep böyle oluyor
Sonuç aleyhime, uzatma yok, maç bitiyor
Yıllarca ben koşup
Çalıştım, çabaladım, didindim
O bir vurdu
Gol oldu
***
I'm back, people! Back to normal. But yeah yeah I know; "there's no such thing in life as normal!" as the master Moz says ;)

Salı, Ocak 30, 2007

Depression Vol. 2.0

Yine yeni yeniden...
En derininden depresyonlara gark olmuşken...
En sıfırından dibe vurmuşken...
En cilalısından arabesk parçalarken...
Hazır bu bloglar bu iş için yapılmışken...
Geleyim ben de buraya döküleyim dedim.
Zaten başka kim bilecek ki?
.
Herşey her zaman ama en çok da bugün...
Karanlık, dar, sonuçsuz, anlamsız...
Şarkılar erken biter, filmler gereksiz yere uzar...
Kapağı açılmayan kitaplar yazılmayı bekler...
İnternetin en olmadık zamanda kesilir...
Hani başka zaman olsa he deyip geçeceğin şeyler...
Ama bugün başka türlü koyar sana...
Aslında nedeni başkadır tabii, bambaşka...
.
Biraz kaybolduğundan...
Biraz bulunmak istemediğinden...
Biraz bulunma umudunu yitirdiğinden...
Biraz da yorulduğundan...
Sığınacak, saklanacak delik bulamadığından...
Dağılır gidersin öylece...
Buharlaşmak istersin, hava bile kabul etmez seni yanına.
Yağmur gibi yağamazsın başkaları gibi...
Hep o başkalarıdır zaten, herşeyi bambaşka yapan, bambaşka yaşayan...
Asla ama asla senin gibi olmayan...
Senin de asla olamayacağın gibi.
.
Dağıttıysam kusura bakmayın.
Sabaha temizlikçi gelir temizler nasılsa ortalığı...
Ya da kapıcı gelir akşama, en kötü ihtimalle...
Alır atar çöpleri...
Gerisini de çöpçüler halleder zaten...
Sonrası malum...
Kimse zahmet etmesin.

Perşembe, Ocak 25, 2007

malt malt malt!


Müebbet Muhabbet'in CenkErdem Beyler'inin Cenk'i (Durmazel) meğersem gisli gisli neler yapıyormuş sayın seyirciler! Badluck'tan sonra şimdi de Malt isimli bir grup kurmuş, "Kendi adını taşıyan ilk albüm" adlı bir de albüm çıkarmış, üstelik de gümbür gümbür rock yapıyormuş! Vallahi bayıldım, billahi pek sevdim, şiddetle tavsiye ederim (hani güzellikle anlamazsınız belki diye!)
.
İlk kliplerini "Aşkın gözü" isimli müstesna esere çekmişler, görünce inanamadım, Cenk Bey şarkı söylüyor, üstelik de çok güzel söylüyor! İnanmazsanız heman vereyim linkini açın izleyin anacım:
.
"Aşkın gözü kör olabilir ama inan bana karnı açtır
İyi sindirilmemiş bir aşk üçüncü tekillere muhtaçtır"
.
Daha ne diyiim sayın okur, Allah Cenk Bey'i başımızdan eksik etmesin! ;))
.
Not: Sanki benim Jarvis'le Cenk Bey arasında var bir benzerlik ama hadi hayırlısı :P Öptüm!

Çarşamba, Ocak 24, 2007

Emin Çölaşan'dan...

Ya onlar?.. Onları unutmayın
.
BUGÜN 24 Ocak. Türkiye’ye gelmiş geçmiş en büyük gazeteci olan Uğur Mumcu, 14 yıl önce bugün öldürüldü. Ulusalcı, Atatürkçü, laik, yolsuzlukların ve din tüccarlarının üzerine amansızca giden, hırsızların ipliğini pazara çıkaran, Türk toplumunu her açıdan aydınlatan bir gazeteci idi.
.
Uğur yakın arkadaşımdı. Lise çağlarında mahallede başlayan arkadaşlığımız öldüğü güne kadar sürdü. Bu meslekte bugüne kadar nice Atatürkçü, laik, yurtsever insanın öldürülmesine tanık oldum. Onları hep birlikte toprağa verdik. Abdi İpekçi Milliyet’te genel yayın yönetmenimdi. Beni gazeteciliğe o başlatmıştı. Çetin Emeç hem Milliyet’te, hem Hürriyet’te genel yayın yönetmenimdi. Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı yakın dostum, Necip Hablemitoğlu arkadaşımdı. Hepsi öldürüldü.
.
Hukuk adamı, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy, 31 Ocak 1990 günü Hürriyet’te ziyaretime gelmişti. Kendisiyle Atatürkçülük-laiklik üzerine çok uzun bir söyleşi yaptık. Ülkemizin kimlere nasıl teslim olduğunu anlattı. Öğleden sonra yanımdan ayrıldı, öldürüldü. Bana o gün, öldürülmeden az önce kitabını imzalamıştı. Son yazısı oldu!
.
Onlar bu vatanın yurtsever, Atatürkçü evlatlarıydı. Hepsinin acısını bire bir yaşadım. Karanlık güçler onları silahlarla, bombalarla tek tek yok etmeyi başardı. Mumcu, Kışlalı ve Aksoy’un bana imzaladıkları kitapları anı olarak kaldı. Geçen yıl Danıştay baskını... Öldürülen üye Mustafa Yücel Özbilgin. Yaralanan 2. Daire Başkanı ve üyeler... Neyse ki tetikçi bu kez kaçamadı. Fakat yine işin derinine inilmedi. Cinayetlerin çoğunda tetikçiler bile yakalanmadı. (Dink cinayetinde kamera sayesinde ele geçti.) Yakalanmış bile olsalar hangi cinayetin perde arkasına inildi ve karanlık güçler ortaya çıkarıldı?
.
Öldürülen hiçbir Atatürkçü yurtseverin cenazesinde ve öncesinde hiç kimse "Hepimiz Türk’üz" diye slogan atmadı!
.
Bugün 24 Ocak, Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümü. Uğur, Abdi Bey, Çetin Bey, Ahmet Taner, Necip, Muammer Hoca, Özbilgin ve öldürülen bütün yurtsever insanlarımızı burada bir kez daha saygıyla anıyorum. Onları unutmayın, unutturmayın. Hrant Dink için de ayrıca üzüntümü belirtiyor, toprağı bol olsun diyorum.
.
Emin Çölaşan'ın bugünkü Hürriyet yazısı

Perşembe, Ocak 18, 2007

La Grippe

Squirrel Nut Zippers söylüyor (Allah'ım TRT ile büyüdüğüm ne kadar belli oluyor!), tuhaf şeyleri seviyorum.
.
Wilbur kendini öldürmek istedi dün akşam, ben de oturdum izledim. Başaramadı tabii ama iyi de oldu. Ben çok sevdim zira keretayı.
.
Alkım'ı sevdik, seviyoruz ama bir türlü bohçamızı kapıp kaçamadık yanına. Bir gün gidip yerleşeceğim anasını satayım, nedir bu ya!
.
Çikolata aromalı kahve güzel değil; enteresan aslında ikisine de ayrı ayrı can feda ama aynı fincanın içinde "hayır!". Oysa Irish cream harika olmuş 3ü 1 arada, içtikten sonra bile odaya sinip kalan kokusu mest ediyor valla, bravo.
.
Radyo Eksen'e küstüm, ne güzel Moz istemiştim, "The youngest was the most loved"ı kaydedecektim (evet, korsana başladım) ama çalmadılar hainler. Gitti kontörler, gitti dağ gibi şarkı ühhü!
.
Pembe dizi izliyorum. Evet, utanmıyorum; hem izleyip hem de itiraf ediyorum. Ne yapayım, elimde değil. Geçen gece Coupling'deki Susan'ın dediği gibi: "Hormones!"
.
8090. gün olmuş bu arada hahaaaa...
.
Jarvis Cocker'la bitirelim, adını söylemeyi çok seviyorum. Tabii kendisini de :P I just came to tell you that I'm going...

Perşembe, Ocak 11, 2007

zamanyak :P

Size biraz Zamanya'dan bahsetmek istiyorum, Yiğit Kulabaş'ın beni çok etkileyen romanı. Özellikle ikinci bölümü çok hoşuma gitmişti, oradan parça parça bölük pörçük alıntılar yaparak biraz size de tattırmak istedim :)
.
"Özgeçmiş yazmak bana hep garip gelmiştir. Bir ömür boyu yaşadığın onca günü, olayı bir iki sayfaya sığdırabilmek... Zor değil, imkansız bir şey...
..... Bence özgeçmişimi okuyan beni kafasında canlandırabilmeli..... Ama nasıl yazabilirim bunu, nasıl sığdırabilirim bir iki kelimeye?
..... Çayımdan bir yudum daha aldım ve hedefimin ne olduğunu düşünmeye başladım. Amacım çok zengin mi olmaktı? Ya da güzel bir kızla evlenmek, aile kurmak? Yoksa yüksek mevkilerde miydi gözüm? Gerçek cevabın aslında bu kadar yalın olduğunu bulunca şaşırdım: Amacım mutlu olmaktı!
Evet, mutlu olmaktı hedefim. Bunu sağlayabilmek için de ne paraya ne mevkiye ihtiyacım olduğunu o an hissettim. Yapmam gereken zevk almaktı hayattan ve boğaz, çay, takalar, martılar da bu amaca hizmet ediyorlardı.
......
Zamanı ve hayatı seven
Mutlu bir çocukluk geçirmiş (Ailemi çok seviyorum ve onlar da beni seviyor. Ne ben onları üzdüm, ne de onlar beni...)
İstanbul çocuğu (Yani İstanbul'dan ayrı kalamayacak kadar bu şehri seven, İstanbul'da doğan büyüyen, İstanbul'da ölmek isteyen... Anlaşılıyor mu?)
Ağlamaktan korkmayan ama gülmeyi tercih eden
Uyumlu (Güzel ortamların peşinde koşan..... Çirkinliklerden arındırılmış hayali bir dünyayla uyumla dans eden...)
Aşık olmaktan hoşlanan
Sadece mutlu ve huzurlu olmayı hedefleyen
.....
Bu başlıkları okuyan kişi ne kastettiğimi anlarsa beni gerçekten tanıyabilecekti.
Zaten kim olduğumu anlamayacak kişilerin çalıştığı şirketlerin beni ilgilendireceğini zannetmiyorum. Nasıl olsa o kişiler ve şirketler çirkinlikleri ile benim açımdan görülemeyen hayali varlıklara dönüşerek hayatımdan çıkıp gidecekler..."
.
... diye yazmış Yiğit Kulabaş ve okuduğum anda beni benden alıp götürmüş :) Kimbilir belki bu satırları kendime çok yakın bulduğumdan ya da belki "işte ben de böyle olmak istiyorum!" diye düşündüğümden... Ben çok sevdim. Tavsiye ederim, umarım siz de seversiniz "Zamanya"yı...

Pazartesi, Ocak 08, 2007

8080

Bugün dünyadaki 8080. günüm! Üşenmedim hesapladım; tam 8080 gündür yaşıyorum. 8 Ocak 2007... Sadece kayıtlara geçsin dedim, 8080 çok fiyakalı bir rakam oldu di mi ehehe :P Ne diyiim, nice 8080'lere ;)

Cumartesi, Aralık 30, 2006

yeni yıl bayramı köftesi :P




Herkese mutlu, sağlıklı yeni bir yıl ve hayırlı bayramlar :)
.
.
Bana da bol sağduyulu, bol yazmalı, azimli, kararlı, başarılı (yuh artık hırslansaydım bi de!); sonracııma sağlıklı, dinç diri (:P), bir de mümkünse az aşklı, hatta hiç meşksiz ve ayrıca yukarıdaki resimlerdeki gibi bol şebekli, sulu bir 2007 diliyorum ;)
.
Öpüldünüz...
.
F.Ö.Ş. the SuluKöfte '06 (the end ;)

Çarşamba, Aralık 27, 2006

köftenin yeni gözdesi ;)


Evet sefkili okur, bir "pisi pisikopatım, valla bi tadımlık bakıcam sonra yerine koyarım" bölümüne daha hoşgeldin :))
.
Şimdi diyeceksiniz ki nedir bu bölüm, hem yukarıdaki adamlar da kim? Demeyin efenim, hemen açıklıyorum (bkz. okurunu seven sarmalayan blog yazarı :P). Birincisi; yukarıdakiler iki kişi değil, ikisi de aynı adam. Soldaki Blade II'deki azılı düşman, biricik Reaper; yani Nomak. Sağdaki ise onu canlandıran sefkili mi sefkili taşlar taşı; Luke Goss. Benim bu postu yazmamdaki sebep ise Luke Goss'a vurulmuş olmam değil (ki vurulmadım mı? vuruldum tabi hatta dum dum dum yani ;P) ama ben önce Nomak'a vuruldum. Yıllar önce ilk izlediğimde de pek bi hoşlaşmıştım kendisinden ama zaman içinde unuttum gitti tabi (kalpsiz kadın!!). Ama dün gece Blade II'yi tekrar izleyince yine çarpıldım canlarım. Malumunuz, bilenler bilir; Sulunuz Köfteniz psikopatlara bayılır! Hannibal'da Anthony Hopkins'e, The Jackall'da Bruce Willis'e aşık olmuş bir insan evladı olarak Blade'deki Nomak'a kayıtsız kalmam imkansızdı zaten. Bir kere adam; ki adam değil yaratık o filmde, kötüler kötüsü. Kel, tuhaf gözleri ve tuhaf kıyafetleri var ama ben bunların hepsine ayrı ayrı da, bütün olarak da çok bayılmış bulunuyorum (ehehe). İkinci bir durum da şu ki; Nomak'ı oynayan Luke Goss (hemen de araştırırım google'dan) acaaayip yakışıklı bir adam, aha da resimde görüyorsunuz zaten. Soru şu ki; bu taş insanı kalkıp da yandaki tuhaf yaratığa dönüştürmeyi ve aynı zamanda da hala çekici kılmayı nasıl başarıyorlar yahu??? Biz de insanız, bize de yazık, çoluk çocuk perişan oluyoruz valla (arada gözüm hala sağa kayıyo alamıyorum kendimi de) :PP
.
Salyalarımı akıtıp klavyeyi işlevsiz hale getirmeden önce yeni aşkımız Nomak, ay pardon Luke Goss hakkında biraz bilgi verelim. Kendisi İngiliz (aaah ah!) önce müzikle uğraşmış, bir grubu varmış ve müzik listelerini bir süre alt üst etmiş (ah canııım), sonra bir kitap yazmış ve bu sefer de en çok satanlar listesinin tozunu attırmış (hehehe adamım bee), derken tiyatroda müzikallerde rol almış, pek tabii başarılı olmuş, böylece de sinemaya geçiş yapmış ve Blade'deki rolüyle hepimizi kendine hayran bırakmış :)) Yani görüyorsunuz nasıl harika bir adam, e sefkili köfteniz de boş adam tutmaz biliyosunuz ehehe Ama çok harika bir başka ayrıntı var ki, onu sona sakladım. Şimdi bu harika ötesi adamın bir adet de tıpatıp ikizi bulunmakta! Evet canlarım, yanlış okumadınız; Matt Goss adında bir başka harika yaratık dolaşmakta ortalıkta, ikizi Luke'un tıpkısının aynısı (belki biraz daha taşı :PP) ve üstelik de müzisyen. Yani bir nevi "o piti piti, hangisi çıkarsa bahtıma, aliim götüriim en iyisi" durumları! :)) Tamam tamam, yine salyalayıp saçmalamadan postuma son veriyorum yakın bir zamanda. Ama siz de bana hak veriyosunuz di mi kuzucuklarım, yani bu bünye nasıl dayansın, köfte kıymalarını nasıl daatmasın ehiehiehihi :PPP
.
Ve son olarak, en sulusundan... "Nomak'lar reaper'lasın siziiii!!!" (tabi beni de, Amin!) ;)))

Pazartesi, Aralık 25, 2006

ağız tadıyla bi nostalji yaptırmıyolar insana be!


Geçen gün odamdaki telefon bozuldu. Zaten bol badireli bi telefondu kendisi; önce birileriyle hatlat karıştı, telekulak gibi dinlendim bi süre (hırrr), sonra yıldırım yemiş bi telefon kullanmaya başladım, e haliyle o da kafayı yedi. Neyse efenim; bu sorunu ortadan kaldırmak için gideyim kendime şöyle güzelinden, biraz da ucuzundan bi telefon alayım dedim. Aklıma şu eski model telefonlardan almak geldi; hani işaret parmağını deliklerine sokup da numarayı çevirdiklerimizden. Bayılıyorum ben onlara, bir de babamın dediğine göre onların şeffaf, içindeki mekanizmayı gösterenlerinden varmış, arada ışık falan saçıyormuş vs. vs. Beni aldı tabii bi heves, tutturdum o telefonlardan istiyorum diye. Ve fekat tüm Küçükyalı'yı arayıp taramamıza rağmen hiçbir yerde bulamadık, bulamadığımız gibi bulabileceğimiz bir yer olmadığını, zira bu tür telefonların artık üretilmediğini de öğrendik. Yani tüm o nostalji hayallerim suya düştü. Oysa ben o telefonla ne konuşmalar, ne dedikodular yapacaktım! Olmadı, boynum bükük kaldı. Sonra mecburen babamın istediği ve ısrar ettiği gibi bi telefon aldık. Hoş aslında babam telsiz almamda ısrarcıydı, neymiş efenim dolana dolana konuşurmuşum ne güzel. Ayol göt kadar odada konuşurken dolaşsam nolur dolaşmasam nolur! Hem zaten dolaşmaya kalksam bile telefonun kordonu hayli hayli yeter odayı tavaf etmeme :))
.
Not: Yeni telefon arayan numaraları gösteriyor, aman dikkat, sapıklık yaparken yakalanmayın!!!
.
Sonra bir başka nostalji öğemin ellerimin arasından kayıp gideceğini öğrendim (arabesk edebiyatından seçmeler 3:18) Pazarlar kaldırılıyormuş bir yıla kadar (hayır Pazar günleri değil, bildiğimiz halk pazarları :PP) Bilen bilir; ben pazar hastasıyımdır. Bayılırım pazarlara, güzel güzel şeyleri ucuza almaya, pazarcı amcalarla pazarlık etmeye :PP Hem artık utanmıyorum da, elalemin adamının önünde don sütyen seçmeye, pazar kaşarı oldum bayaa :PP Ama işte bu güzel ortamı ne akla hizmetse kaldıracaklarmış bir sene içinde. Artık ucuza cici alacağımız, pazarcı amcalarla muhatap olacağımız, pazarcu teyzelere gıcık olacağımız pazarlarımız olmayacak. Ne yapacağımızı, daha doğrusu o kadar insanın ekmeğini artık nereden kazanacağını bilmiyorum ama çok endişeleniyorum, ciddiyim. Eğer gerekirse pazarların kalkmaması için eylem bile yapmaya hazırım. Pazarcı amcaları bu haklı mücadelelerinde yalnız bırakmamaya kararlıyım (Pazar ve pazarlık özgürlüğümüz engellenemez!!!)
.
Zaten Küçükyalı Tanzim/Halk Pazarı da yavaş yavaş ölüyor, dün bunu da gördüm. Çocukluğumda babamla gittiğimiz, Küçükyalı'nın kalbini oluşturan, benim de babamı izleyerek esnafla ilişki kurmayı ilk öğrendiğim yer olan tanzim artık neredeyse bomboş. Dükkanlar kapatılıyor, kapanmayanlar da iş yapamıyor. Artık kimse esnafla yüz göz olmadan meyvesini sebzesini süper marketlerden kendisi seçip alıyor. Ama kimse bu kdara insan ne yapar, nasıl geçimini sağlar diye düşünmüyor. Kazanan yine büyük market sahibi kapitalist kodamanlar oluyor. Ama bu gidişe bir dur demek gerekiyor, yeter artık. Ben eski tanzimimi, pazarımı, pazarcımı, çevirmeli telefonumu istiyorum! Ey Gima, Bim, Şok, Mopaş ve bilimum halk sömürücüleri; kazanamayacaksınız! Köftenin laneti üzerinize olacak, promosyonlarınız bizi satın almaya yetmeyecek, sonunda kazanan yine pazar olacak! Çocukluğumu geri istiyorum artık, yeter be!!!
.
Not: Bana katılanları bu Çarşamba Bostancı Pazarı'nda eylem yapmaya bekliyorum ;)

Perşembe, Aralık 21, 2006

bleed like me?

"That bloody allergy!" she thought as she scratched her wounded cleavage one more time. It was the hell boiling heat of August summer that aggravated her sweat-driven allergy and it may have gone away long time ago if she hadn't kept on scratching wildly everytime she itched. But she couldn't help it, it was in her nature to "scratch the bleeding wound".
...
...
...
Demişim bir zamanlar, yine yeni bir maceraya ama bu sefer İngilizce başlarken. Sonu gelmemiş tabi bu seferkinin, diğer bir çoğunun gibi. Fakat iyi bir başlangıçmış zamanında, kimbilir belki bir gün alır kullanırım diye duruyormuş kenarda. Az göz önüne gelsin dedim, ne bileyim. Öncesi ya da sonrası yok; okuyan alsın, kendi zihninde yolculuğa çıkarsın diye belki de...

;)

Salı, Aralık 19, 2006

sezen'den gidiyoruz bugün

Vazgeçtim gözlerinden
Vazgeçtim sözlerinden
Bir ah de yeter
Sessizce kimsesizce
Gönderdim dudaklarımı
Öpme al yeter
Hiç tanımaz tenim ellerini
Bilmez yüreğim bilmez yüreğini
Ah bu koku bu ten bu dokunuş
Ah bu delilik sarsar bedenimi
Yok olma anıdır şimdi

* * *

Yürüyorum hasretin acının üstüne
Sığmıyorum dünyaya dar geliyor
Geceler mi uzadı bu karanlık ne
Gönlümün bayramları şenliği söndü
Seni kimler aldı kimler öpüyor seni
Dudağında dilinde ellerin izi var
Deli gözlerin gelir aklıma
Gülüşün öpüşün iç çekişin gelir
Seni kimler aldı kimler öpüyor seni
Dudağında dilinde
Ellerin izi var

Pazar, Aralık 17, 2006

sick'n tired

aynen böyle hissediyorum işte! sanki güzide Türkçemizde bu durumu ifade edecek yeterli kelime yokmuş gibi, bir de ingilizce yazıyorum üstüne! ama umurumda olmadığını anlamışsınızdır, hayatında cümleye küçük harfle başlamamış olan ben, şu an bunu da yapıyorum yai pes!
...
ani sinir ataklarımın beni nereye sürükleyeceğini bilmiyorum, belki de annemin dediği gibi huysuz bir kız olup çıktım. ama inanın umurumda değil. kime, nasıl davrandığım; neye, nasıl kızdığım hiçbişi ilgilendirmiyor beni. kızmış olmam yeterince meşgul ediyor beni zaten.
...
en çok da embesillere cevap veremediğim zaman sinirleniyorum, içimde kalıyor ya. herifin teki bugün bir inci patlattı. gençlerin bi boktan haberi yokmuş, öyle dedi. o dedi ya kesin doğru. pabucumun solcusu, beyni donunda gelişmiş ukala dümbeleği, kendini bile kurtaracak hali olmayan gönüllü çevreci! birileri gerçekten fucktırıp gitmeli.
...
herifin teki çıkıyor, "benim soyadım da şeran hadi tanışalım" diyor. oldu, embesilin önde gideni. yapabileceğim en iyi şey aynı soyadına sahip olmak gibi bir talihsizlik yaşadığımı düşünmek olabilir ancak.
...
herifin teki, tanımam etmem, bana "vefasız" diye mail atıyor. sadece bu ama ha, başka bişi yazmadan. ağzının payını verince sesi kesiliyor. madem yaptığının arkasında durmayacaksın, niye abuk sabuk şeyler yazıp atıyosun elaleme. sanal alemden atıp tutmak kolay tabii ama merak etme ben sana sanaldan geçirmesini bilirim. daha önce yapmadığım şey değil zira.
...
bişeyden daha bahsedecektim ama vazgeçtim. değmez bile, zaten unuttum gitti, yıllar evvelinden bi mesele. ha bu arada ben aslında başka bi post atacaktım; daha doğrusu aynı konuyu yazacaktım ama daha yumuşak bişeydi. sonra sayfalarca yazdığım şey internet kesildiği için boşa gitti. aynı şeyi tekrar yazacaktım ama sabrım tükendi, sinirim had safhaya çıktı gördüğünüz üzere. bilgisayara vurmaya çalıştım ama kaçtı, bi yakalasam yapacağımı biliyorum ben.
...
bu da biraz ekşili-acılı bi yazı oldu, oh da iyi oldu Allah Allah! hep içine içine at nereye kadar ya, yeter artık valla! herşeyi patır patır söyleyemiyosun bazen, oysa söylencek o kadar şey var. ben açsam ağzımı bozulcak ama o kadar kusur da olur artık. napalım.
...
ama tabi bu arada bazı şeyleri görüp sakinleşmek de mümkün. parlayıp sönen bişilere benzedi halim ama ay neydi şimdi hatırlayamadım. çatapat gibi kızım valla, buyrun burdan yakın valla ahahah...

Çarşamba, Aralık 13, 2006

je t'aime mais ne pas autant*


*Öncelikle şunu belirteyim; bu cümleyi Türkçe'sinden ben çevirdim, google'daki Türkçe-Fransızca sözlüklerden baka baka, bir gram Fransızca bilmem "ma cherié"den başka, o yüzden çok dandirik oldu ama güzel duruyor en azından :PP
*Seni Seviyorum Ama O Kadar Da Değil!
...Demek oluyor yani Türkçe'si. Bugün girdiğim seminer dersindeki hoca söylemişti, AB Kurucu Antlaşması ve üye ülkelerin anayasaları hakkında konuşurken. Ona da Fransız olan bir hocası söylemiş, o yüzden adam Fransızca'sını da söylemişti ama tabii aklımda tutamadım. Sadece Türkçe'sini söylediğinde kocaman bir gülümseme oluştu yüzümde, "Aha da benden bahsediyor!" diye. Genellikle benim kuracağım türde bir cümleye benziyor çünkü; "Seni seviyorum ama o kadar da değil!"
"Ne kadar peki?" diye sormak lazım o zaman benim gibilere. Eminim verecek hiçbir cevap bulamayız. Biz "değil" kısmıyla daha ilgiliyiz çünkü; olumsuz tarafından bakacağız ya, negatifiz ya! "O kadar"ı bizi ilgilendirmez, işimize gelmez, hem "o kadar da" ileri gidilmez ki canım! Tabii olan "Seni seviyorum" kısmına olur, arada kaynar, heba olur gider. Biz takmayız bile. "O kadar" olsa belki. Ama hiçbir zaman da "o kadar" olmasına izin vermeyiz ne de olsa...
;)

Cumartesi, Aralık 09, 2006

C(ı)V(ık)


"Biz size döneriz"lerin hiç sonu gelmez nedense... Oysa Sessiz Gemi gibidir biraz; "Birçok giden memnun ki yerinden / Çok seneler geçti çok seneler geçti / Dönen yok seferinden"!!! Ki zaten, bazen sefere çıkmak bile başlı başına can sıkıcıyken bir de dönmek niyedir?! Otursak ya oturduğumuz yerde!!! Eşya gibi mesela...
Benim gibi istikrarlı olun canım! Bakın ben Uluslar'da okurken hep "Ne olacaksın?" sorularına "Konsol" yanıtını verirdim; çünkü "Konsolos" olamayacağımı bilirdim. Peki okul bitti, ben ne oldum? Bildiniz, "Konsol"!!! Aynı bir ev eşyası gibiyim artık, annemler arada yerimi değiştiriyorlar dekorasyona uygun olarak. Ama yakında antikaya dönüşüp eskiciye satılmam da mevzuu bahis olabilir, korkuyorum! Ama tabii asıl eskici korksun di mi anacım hahaayyyyt!!!
Pek sefkili arkadaşım, Ankara gülü Hande'm RTÜK'ün sitesinde yazmaya başlamış, kendisine hayırlı olsun'lar ve başarılar dilerken aynı zamanda koccamanından öpüyor ve "işte benim arkadaşım da böyle olur hahahayt!" diyerekten havamızı da atmayı ihmal etmiyoruz canlarım. Yalnız önemli bir husus var ki, Handecim yazısıyla bir kampanya başlattı "Kırmızı Kurdela Harekatı" diye, haber bültenlerinin abuk sabuk haberlerden arındırılmasını ve artık doğru düzgün yayın yapılmasını savunuyor(uz). Lütfen desteğinizi esirgemeyin!

Pazartesi, Aralık 04, 2006

bir deli düş


Karar veremedim; önce Morrissey'im aşkımdan bir şeyler mırıldanmak istedim. Ama tam ben bu mesajı yazarken Radiohead'den No Surprises çalıyordu. Düşündüm, duruma sanki daha bir uyuyordu. Ve sonra birden Jeff'im Buckley'im başladı Last Goodbye'la... Peki ben ne yapmalıydım? Üç harika adam (tamam Thom Yorke biraz tuhaf kaçıyo :P) ve biçare genç kız!!!
Sonra "acaba" dedim, "oooy anam oy diyesiye bir türkü mü mırıldansam bizim oralardan". Ama bizim oralar diye bi yer de yok ki! Neresi yani; Arnavutya olabilir mi, ya da yeni keşfimiz Akköy? Akköy'ün türküsü var mı ki? Delisi çok ama türküsü olduğunu sanmıyorum... Moz'a söylesek bizim köye de bi türkü yakar mı en acılısından? :PP
Fazla sulandırmadan konuya dönüyorum... Önce Moz girdi kanıma; "to me you are a work of art" dedi... Sonra da devam etti "and I'd give you my heart, that's if I had any"... "Evet" dedim ben de "aynen öyle!"
Ama bitmedi, devam etti yakınmaya; "Every day I play a sad game called, In the future when all’s well, Living longer than I had intended, Something must have gone right"... "Eyvallah hocam" dedim, ne diyebilirdim, haklıydı.
"Zaten" diye sürdürdü serenatını(!), "there's no such thing in life as normal"...
"He ya" dedim başımı hararetle sallayarak. "Hangimiz normaliz ki?" diye sordum. Başını yana eğdi, o çapkın, yamuk gülüşünü bahşetti gamzelerini çıkararak. Maviş gözleri parlıyordu bakarken. Eridim bittim, "ama ama you have killed me be Morrissey!" dedim. "Olur öyle bazen, takma sen, I forgive you" dedi o da. Vedalaşıp ayrıldık.
Tam Thom Yorke'a dert yanacaktım ki (bak Moz bana ne eyledi gibisinden) baktım Jeff yok ortalarda! "E hani nerde?" dedim, sıkılmış gitmiş meğersem. Ama bence kıskanmış da olabilir, bilmiyorum. Öte tarafta işler karışıkmış zaten, huriler de rahat bırakmıyorumuş. "Neyse" dedim, "yine biz kaldığımız yere dönelim." Başını salladı Thom ve bıkkınlıkla söylendi, "no alarmas and no surprises please, just get me outta here!" Tamam anacım, gidelim, gidelim de nereye!
"Hiçbi yere gidemezsiniz!" diye bi ses gürledi. Bi de baktım Ed gelmiş! Evet Vedder olan, Pearl Jam hani. "I am mine!" dedi önce, sonra azıttı, "hatta hatta kız da benim hüleynn!" Güldüm ben de, "deli misin ayol! herkes bize bakıyo" dedim. Hakikaten de öyleydi, ben bu satırları yazana kadar cümle alemin rockçısı, çalgıcısı oraya toplanmıştı. Hepsinin elinde bişi, çalıp söyleyip eyleşiyorlardı. Gavin geldi yanımıza (Rosedale olan), "arkadaşlar," dedi, "silence is not the way, we need to talk about it." "Ha...tir ordan lan düdük!" diye bağırdı Robert (Smith olan değil, Del Naja olan, hani Massive Attack'ten, yoksa Cure'deki Robert küfretmez böle), çok kızgındı ve kızgın bi İngiliz dilini tutamazdı. Ben kavga çıkmasın diye araya girdim. Robert'ı aldım köşeye çektim, "bak bu böle olmaz" dedim. Hak verdi, "Ama napiim," dedi, "you are my angel, come from above, to bring me love..."
"Oooy oy!" dedim, "napıcam ben sizinle?!" Yatakta öbür yana döndüm, bi de baktım kıçım açıkta kalmış! Uyandım, yorganı başıma çektim, bi Ayetel Kürsi okudum, hepsi gitmişti... ;))

Perşembe, Kasım 30, 2006

motorrr!

Gündem köftesi yine üzerinize bomba gibi düşmeye, kıymalarını etrafa saçmaya devam ediyor sevgili okur! Baktım, gördüm ki; yazının içinde bazı kelimeleri kullanmak acayip reklam yapıyor, özellikle arama motorlarında yazıyı adeta bir "top ten"e taşıyor! Bakınız "motor" dedim ve hemen birkaç kişi dönüp baktı bile :PP

Şindik biraz da gündeme çemkirelim, sihirli kelimelerimizi söyleyelim... Papa... Benedikt... motor (ay bunu sölemiştim daha önce :P)... patrikhane... ekümenik... AB... motor (:P)... Pepe... Acarlar... hortumun motoru... şike... Fenerbahçe... motor (:P)... ABD'de PKK lehine yargıç kararı... motor, motor, motor... popo, popo, popo!!!

Yani sayın okur, buradan şunu anlıyoruz; gündemi "motor"lar işgal etmiş! Dahili ve harici "popo"lar bizi çevrelemiş, etrafımız sarılmış! Ama olsun, Popo Benedikt de bize sarıldı, Türk bayrağı salladı, Türkçe dua etti, sonra Rum Patrik'ine "Ekümenik" dedi. Daha ne yapsın adamcağız, bir tek "Ortodoks Konstantinopol Kilisesi-Devleti" demediği kaldı, e o da yakında olur, sabırsızlanmayın! Üstelik AB yolunu açtı bize koskoca "Pop!", gerçi şehir içi yolları da kapadı aynı zamanda, trafik ...mıza ...tı ama olsun, ne demek, bizim için küçük motorlar için büyük bir adım! Zavallı bazı motorlar da (örn: Ahmet Hakan köşe motoru) "nolcek ki anacım ya bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler, bırakınız vatanımızı elimizden alsınlar" şeklinde bir laissez-faire ağzıyla konuya ışık(!) getiriyor, e alkışlamak lazım tabe! Ama biz yine de sinirlenmeyelim sevgili okur, bakın ben kızıyor muyum? Avcumun kaşınması birilerini dövmek istediğimden değil (onun için Nişantaşı kafelerinde takılmak lazım, o da yemiyo valla, paraaa yok!), doktor dedi, uyuz olmuşum ondan kaşınıyomuş avcum!!!

Neyse efenim, ben sizleri daha fazla kışkırtmadan yorumu canımız kanımız biricik ustamız Emin Çölaşan'a bırakıyorum yine. (Valla Ankara'da olsam gidip yapışacağım adama "nolur beni çırağınız olarak alın, etim de kemiğim de sizin olsun, nolur beni yetiştirin adam edin!" diye ehehe)

Papa bayramı

Esenlikler dilerim sefkili okur, sağlıcakla kalın ;)

Pazartesi, Kasım 27, 2006

antenle oynamayınız!

Yapabilirim, evet pekala yapabilirim. Ben de herkeşler gibi canım ciğerim-iki gözüm blog'umu "şahsi menfaat" ve "şahane bunalım"larım için kullanabilir, bu güzide oluşumu kendi kaprislerime alet edebilirim. Yapabilirim canım, hatta yapıyorum, yaptım gitti ayol!!!

Darım darım darlanmalar ve kasım kasım (sahi hangi aydayız biz?!) kasılmalar arasında baktım çemkircek mercii bulamıyorum, dedim ben de "canım ciğerim-iki gözüm blog'um ne güne duruyor?" ve ardından da höykürdüm, "ey can-ciğer-iki göz blog! ben seni yemedim yedirdim-yalan-, içmedim içirdim, giymedim giydirdim-bak bu dooru- ve bugünler için yetiştirmedim mi?! ektiklerimi biçme yani bir nevi payback-blog ingilizce de biliyo ya- zamanıdır, vakit hayırlı evlat olup anaya bi bardak soğuk su getirme vaktidir!"

Ve fekat üzerine bi bardak soğuk su içmelerle geçecek cinsten bir bunaltı, bir yenilgi, bir bişii değildir sevgili okur! Hayır yani, blog evlatlığını yapıyor, bi dediğimi iki etmiyo, o ayrı mesele de... Ben o "bi"yi bi diyemiyorum ki! Değil "bi", ağzımı açasım yok, Allah sizi inandırsın. Sırf o mu; hiçbişicikler yapasım yok. Bir nevi sıtkın sıyrılma vak'ası... sıtkı bir kimdir, vakvaklar neden öter; bunlar da yanına kar kalan sorular tabe... töbe töbe...

Şimdi diyceksiniz "bu kız niye saçmalıyor? biri şunun ilacını versin, iğnesini yapıp uyutsun" diye... Haklısınız anacım, ne diyiim? Siz de açıverin bi blog, satın derdinizi tasanızı o tezgahta, ooh siz sağ ben selamet!

Ama yok, bu darlanmanın böle geçeceği yok! Şimdi ben sırf rahatlama amaçlı olarak buraya aklıma gelen, canımı sıkan abuk sabuk kelimeler yazacağım. Sırf kendimi eğlemek için ha, yanlış anlamayın. Ve eğer çok kasacaksa yazının bundan sonraki bölümünü okumayın. Bu uyarıyı da Sağlık Bakanlığı'nın ve Bakırköy'deki o amcaların zoruyla yaptım, belirteyim. Ayrıca alıcınızın -ay yoksa verici miydi o- ayarıyla oynamayınız!

Erasure... havan batsın... lüzumsuz... ahile... topak... yumak... kuduz... salak... bilen bilir... sus payı... dırdır... lost... kalem... kitap... klavye... saman ye... fidelity... fidel... küba... uzay... zaman... yok... yol... uzun... mana... dana... trajedi... komedi... gereksiz... edepsiz... zzzzz dıt!

Salı, Kasım 21, 2006

düğün köftesi


Aşkım bi'tanem Banuşum evlendi! O artık evli barklı, başı bağlı bi kadın :P

Efenim; nikahladık, bohçaladık, düğün yimeeni yidik, bol bol güldük eğlendik, masa üstlerinde dans ettik, göbecikler attık, ağlamamak için kendimizi zor tuttuk ama en sonunda kızımızı Alanya'lara gelin verdik...

Öncelikle genç çiftimize ömür boyu mutluluklar, bi yastıkta kocamalar ve boy boy bebeler diliyoruz, Allah daim etsin canlarım ;)

Sonra da şunu ekleyeyim; ben eniştemi pek bi sevdim, görümceler, görümböcekler, kaynanalar, aman efendim hepsi pek bir tatlı, pek bir şeker! İyi ki vermişiz kızımızı; hem aileye yeni canlar katıldı, hem de bize yeni kapı çıktı Alanya'larda ehehe ;P

Düğünden derlemelere gelirsek;

1. Ablacım çok güzel bir gelin oldu; saç-makyaj harikaydı. Ben ki gelinlik sevmem, onunkine hayran kaldım (Maaşallah), Hatçecim görse o da aynından isterdi :P

2. Damat, gelin, kaynana(2si de) ve baldız gripti, dopinglerle anca ayakta duruyorlardı. Yine de helal olsun, hiçbir şarkıda oturmadılar, pisti inlettiler Evelallah :)

3. Düğün yemeği için gittiğimiz yerde haftaiçi Soner Arıca program yapıyormuş ve o gün programı olmamasına rağmen oradaydı, bizimkileri gelin-damat görünce çıktı sahneye, acayip eğlendirdi, sağolsun valla :))

4. Ben bütün gün on santim topuklarla zıplayıp durdum, dans ederken sonunda dayanamayıp çıkardım ayakkabıları; Selçin the Görümce de aynı şekilde, karşılıklı attık gübecikleri ;PP

5. Bi ara sahneyi ele geçirme planları yapmadım değil, mikrofon görünce dayanamıyorum ama Allah'tan görümböcekler (Banuşun kayınbiraderleri yani) zamanında yetişip tuttular ;))

6. Nikah şekeri yerine deniz kabuklu anahtarlıklar dağıtıldı, ki bence süper fikirdi. Yanında şeker de verselerdi tam süper olacaktı :)) (Hilal'in maili beni yardı bu arada, Gaffur'lu olan ehiehiehi)

7. Saçlarımı kendim yapacam diye inat edip kaskatı jöleyle tuhaf şekillere soktum ama değdi; gecenin sonunda, yani yaklaşık 14 saat ve o kadar ter, çekiştirme ve zıplamadan sonra hala taş gibi bozulmadan duruyordu valla (taş gibi teşbih değildir, sahici taş, kaskatı yane :P) Helal olsun bana ;P

İşte düğünün ufak özeti böyle canlarım; nice düğünlerde yine birlikte olmak üzzre hoşçakalın ;)

Bu arada tatlılar tatlısı çiftimize tekrar mutluluklar diliyor, onları en kocamanından öpüyoruss efenim. Yeni yuvalarında onları en kısa zamanda rahatsız edeceğizdir ;))

Banu'ya not: Nikahına beniii çağır sefkiliiim istersen şahidiin olurum seniiin!!! Muck anacım ;PPP

Cuma, Kasım 17, 2006

Gündem köftesi

Pek sefkili köftelerim, sayın okurlarım, canım kuzucuklarım!
Bugünkü fırçama başlamadan önce sizlere birkaç gündem maddesi sunmak istiyorum (aydınlatmacı bir kişilikim ya!) Şu linklerden takip ediniz lütfen, bir tık bir beyin kurtarır unutmayın ;)

Emin Çölaşan'ın yazısı

Müşküle demokrasisi

Meclis poligonu

Şura mı şıra mı?

Brokoli büyüsü

Botaş intiharı

Şimdi bir toparlayalım;

Hükümet almış başını gidiyor, yarın ne olacağımız meçhul... Hal böyleyken ne devlete, ne de başındakilere güven kalmadı... Ekonomi gibi, siyaset, toplum ve kültür de çürüme altında... Peki ne yapmalı?

Muhtara kızıp delileri köy azası seçerek demokrasi dersi veren Müşküle Köylüleri gibi biz de birilerine kızıp delileri mi seçsek başa acaba? Ne biliyorsunuz belki işe yarar, hem ilk ben aday olurum zaten ;))

Yoksa, Endonezyalı büyücüler gibi (ki bizim hacılarımız hocalarımız daha iyi üfürürler, nefesleri kuvvetlidir Evelallah!) biz de okuyup üfleyip brokoliden medet mi umsak? Ben hani şu geçen yıllarda sahaya okuduğu büyüyle Fenerbahçe'yi şampiyon yapan hoca amcayı çağıralım diyorum, Fener bile şampiyon olduysa bizim brokoli ohooooo ;))

Cumartesi, Kasım 11, 2006

nightwatcher


"I'm looking for a man," demiş Diogenes; ya da ben öyle hatırlıyorum ve üzücü olan şu ki, Political Thought dersinden hatırladığım tek şey de bu :PP

Ancak o "adam gibi bir adam" ararken elinde fener, bunu gündüz gözü yapıyordu. Biz ise, şu yaşadığımız Karanlık Çağ'da (evet evet Dark Ages geri geldi kardeşlerim) "insan gibi insan"ı arıyoruz. Bulup bulamadığımız ya da bulabileceğimiz belli değil. Ama her gün yeniden deniyoruz; elimizde fener, aynaya bakmaktan korkarak. Kimbilir belki de aynada aksimizi görememektir korktuğumuz ;)

Resim: DA'da Kassandra_Cassie'den...

Pazar, Kasım 05, 2006

İstiklal Marşı

Bana gelen bir mail'den alıntılıyorum, okurken tüylerim diken diken oldu. Böyle şeyleri duyup okuduktan sonra bu vahşete neden olanlara olan nefretim atıyor, ettiğim beddualar katlanıyor. Hala bu pisliklere arka çıkanlara, AB ve Amerika'nın kölesi, köpeği olmaya devam edenlere duyurulur; işte biz böyle bir milletiz...

Hakan Evrensel emekli bir subaydır.Güneydoğu Anadolu'da terörle mücadele etmiştir.Evrensel daha sonra istifa ederek, Güneydoğu Öyküleri-1,2,3 adlı üç kitap yayınlamıştır. Bu kitapta subay, doktor, hakim, savcı, er Güneydoğu Anadolu'da emperyalizmin işbirlikçisi PKK'ya karşı mücadele edenlerin mücadele anıları anlatılır. Üç kitap da defalarca basılmıştır. Şimdi üç cilt bir arada "Güneydoğu Öyküleri" adı ile yayınlandı. Oğullarının yiğitliğini anlamak isteyen bir milletin okuması gereken bir kitaptır Evrensel'in kitabı. Bütün kitapçılarda bulmak mümkün. Size bu kitaptan bir hakimin anılarını aktarmak istiyorum. Güneydoğu'nun küçük bir ilçesinde görev yapan hakim, ilçe dışındaki lojmanından görünen karakolun bir gecesini şöyle anlatır:

Lojmanımızın balkonundan o karakol görünürdü. Yaklaşık bir aydır her istihbarat kaynağından karakolun basılacağı haberi geliyordu. Üstelik baskının şimdiye kadar yapılanlardan çok daha büyük olacağı söyleniyordu. Yakın birliklerden timler getirildi, karakolun etrafına mayınlar döşendi, ağır silahlarla takviyeler yapıldı ve baskın beklenmeye başlandı. En son gelen istihbaratta baskının saati ve baskına katılacak terörist sayısı bile veriliyordu. 22:10, 500 terörist. Karakol o gün basılmadı. Bir gün sonra, bildirilen saatte cehennem başladı. Balkonumuzdan izlediğim dehşet dolu manzarada, daire haline gelmiş teröristlerin dairenin ortasına, gecenin karanlığında ateşleri parıldayan silahları ateşlediklerini görüyordum. Karakolun havan ve roket mermilerinin patladığı yerde olduğunu biliyorduk. Tam anlamıyla çember içine almışlardı. Lojmandan ayrılıp doğruca jandarmanın binasına gittik. Karakolun merkezi telsizle sürekli timlerden durumlarını bildirmelerini istiyor; dış emniyette bulunan timler de bu çağrılara cevap veriyor, havan ve uçaksavar ateşi istedikleri yerleri de tarif ediyorlardı. Bir süre sonra telsiz konuşmaları, timlerden birinin üzerine yoğunlaştı. Timden bir türlü cevap alınamıyordu. Üst üste, defalarca çağrı yapılıyor ancak bir türlü timle irtibata geçilemiyordu. Konuşmaları takip eden askerler timden ümitlerini kesmişlerdi. Ama bir yandan da çağrılar devam ediyordu. Bir saat kadar sonra, telsizden bitkin bir ses duyuldu: "Yaralılarım var, yaralılarımı alın." Tüylerimiz diken diken olmuştu. Hemen cevap verildi. "Tamam Suat 3, sakin olun, az sonra birlik çıkacak." İlk yaralı haberi, bu saatlerdir aranan timden gelmişti. Tim komutanı konuşurken arkadan silah sesleri duyuluyordu. Herkes bu sözler üzerine yorum yapıyordu. Telsizin başındaki tim komutanlarından biri bu timde şehit olduğundan emindi. Merkezden tekrar çağrı yapıldı. "Suat 3, irtibati kesme. Sakin olun!" Cevapta bir değişiklik olmadı: "Yaralılarım var.K an kaybediyorlar. Yaralılarımı alın!" Ve tam bir buçuk saat, beşer dakika arayla Suat 3 kodlu timle muhabere aynen bu sözlerle sürdü : "Yaralılarımı alın" "Sakin olun, geliyoruz." Hepimiz o time kimsenin yardıma gidemeyeceğini çok iyi biliyorduk. Karakola düşen mermi sayısında azalma olmuyor, aksine, takviye alan teröristler baskının şiddetini gittikçe arttırıyorlardı. Kimsenin değil karakolun dışına çıkmak, mevzi değiştirebilecek fırsatı dahi olmadığı apaçıktı. Bir süre sonra, Suat 3'ün telsizinden hırs dolu kelimelerini işittik: "Hemen gelip yaralılarımı almazsanız, karakola dönüp bölüğü tarayacağım." Hepimiz şok olmuştuk. Hemen tabur komutanı devreye girdi. Hemen hemen aynı sözcüklerle tim komutanına sakin olma çağrısı yaptı. Ama işe yaramıyordu. Tim komutanı "Yaralılarımı alın!" dışında başka bir şey demiyordu. Tabur komutanının da telsizi bırakmasıyla, bir saat kadar daha tim komutanından ses çıkmadı. Birer dakika arayla yapılan yoğun çağrılara cevap vermedi. Hepimiz tim komutanının da şehit olduğunu düşünüyorduk. İçim burkuluyor, başım dönüyor, tanık olduğum bu anlardan nefret ediyordum. Telsizin başına tim komutanının okuldan devre arkadaşı geldi. Son bir ümitle eline mikrofonu alıp, cevap beklemeden, telsizin kodlarını da kullanmadan, konuşmaya başladı: "Devrem ben Hüseyin. Geçmiş olsun devrem. Biraz daha dayan olur mu? Bak destek timleri yola çıktı. Sana doğru geliyorlar. Devrem aman pes etme olur mu?" Telsizin mandalını bırakıp beklemeye başladı. Hepimiz Motorola marka, duvara monteli telsiz cihazının hoparlör kısmına gözlerimizi dikmiş bekliyorduk. Ve konuştu : "Devrem, bölük komutanı nerde?" Hepimiz derin bir "Oh!" çektik. Telsizden, "İzinde devrem" yanıtı verildi. Suat 3 artık tükenen bir sesle konuşmayı sürdürdü: "Ne olur yaralılarımı alın. Ben de yaralıyım." O ana kadar kendisinin de yaralı olduğunu söylememişti. Hepimiz donup kalmıştık. Telsizin başındaki devre arkadaşı da bu sözü üzerine mikrofonu fırlatto ve odadan çıktı. Ben kapının hemen eşiğinde ayakta duruyor, duyduklarım ve gördüklerimle bir tarihe tanıklık ettiğimi düşünüyordum. "Ben de yaralıyım" dan sonra yine ses kesildi. Sabaha kadar hiç konuşmadı. Yüzlerce kez yapılan çağrılara cevap vermedi. Artık onun şehit olduğuna ben de inanmıştım. Gün ağarırken hepimiz yorgun düşmüş, telsizden yapılan "Suat 3, Konuşan Suat, cevap ver!"çağrısından bıkmış halde bir köşede yığılmışken, birden telsizin mandalına basıldığını fark ettik. Telsizden silah sesleri geliyordu. Ve 10-15 saniye sonra hayatım boyunca unutamayacağım bir İstiklal Marşı dinlemeye başladım. Mandala sürekli basıldığı için bütün telsizlerin konuşma imkanı durmuştu. Çatışmanın altında yaralı bir tim komutanının, makamıyla söylediği İstiklal Marşı'nı dinliyordum. Gözlerim dolmuştu. O ana kadar duyduğum en güzel İstiklal Marşı'ydı. Birinci dörtlüğü bitirdi. İkinci dörtlükte sesi çatallaştı. Kelimeler uzadı. Ama marşı söylemeyi bırakmadı. Bozuk bir ses tonuyla, kendini zorlayarak okumaya devam etti. Marşı bitirdiğinde ben de bitmiştim. Hemen orayı terk ettim. Bir daha onun sesini hiç duymadım. Toplam 22 şehidin verildiği o baskın gecesinde, vücuduna saplanmış 7 merminin acısıyla söylediği İstiklal Marşı'nı ruhuma işleten tim komutanının ölmediğine ise hala inanamıyorum...

Hakimin anıları burada sona eriyor. İşte benim Türk subayından anladığım budur. Vücudunda yedi mermi olduğu halde makamı ile İstiklal Marşı söyleyen adamdır. Okuyun ve bu vatan için kanlarını akıtan kahramanlarımızla övünün, gururlanın...

Cuma, Ekim 27, 2006

SuluKöfte SiyahKahve'de


Ey ulu Kafeinin güzide bağımlıları! Ya da sadece Köftenin tiryakileri! ;PP

Canınız, kanınız, biricik SuluKöfteniz'in güzide öyküleri, dehşet hikayeleri artık SiyahKahve adlı edebiyat sitesinde! Hayırlı, uğurlu olsun; okuyanı bol olsun! :))

Açılışı "Mimik Avcısı" ile yaptım, ilerleyen günlerde umarım öteki hikayelerim de yer bulacaktır. Siz iyisi mi kahve tiryakisi olmaya devam edin; SiyahKahve 'yi ziyaret etmeyi, aman ha Kahvüst 'e de uğramayı ihmal etmeyin. Benim olduğu kadar arkadaşlarımın da hikayeleriyle iyi vakit geçirin. Ne demişler; bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır ama siz sakın arayı uzatmayın ;)

Ayrıca link "Bağım Bağım Bağlanın E Mi!" adlı güzide bölüme de konmuştur :)

Not: Resim başka bir siteden araktır :)) Reklamını yapmanın alemi yoktur :PP

Perşembe, Ekim 26, 2006

think before you act!


Sevgili kuzucuklarım, sayın zıpzıplarım! Malum bayram bitti, tatil kısa sürdü, köfteniz göreve geri döndü. Rehaveti üstümüzden atıp kasveti geri çağıralım ne dersiniz? Hani negatif bi insanmışız ya! :PP

Bugünkü gündem maddesi sevgili Güzin Abla'nın köşesinden... Benim de birkaç gün önce duyup dehşete düştüğüm bir konu; üstelik kimseciklerin haberi yok, daha doğrusu kimseciklerden saklanan, yine samanaltı edilen bir konu... Buyrun burdan yakın...


"Efendim, her fırsatta ahlaktan, faziletten, ailenin kutsallığından, ahlaki değerlerimizden söz etmekte olan hükümetimizin sayın AKP’li üyelerinden bir bölümü yeni bir yasa tasarısını gündeme getiriyorlar.

Tasarıda eğer kabul edilirse, bundan böyle "cinsel taciz, 18 yaşından küçüklere yönelik ırza geçme, bu çocuklarla cinsel ilişki kurma, imam nikahıyla birden fazla evlenme, zorla çocuk düşürtme" gibi suçlar ve daha bir çok akıl almaz suç, suç olmaktan çıkarılacak. Yani isteyen istediğine tecavüz edebilecek, sokakta yürüyen bir küçük kızı kaçırıp cinsel ilişki kurulabilecek, isteyen erkek istediği kadar kadınla imam nikahıyla evlilik yapabilecek. Kadınların da gıkı bile çıkamayacak.

Düşünebiliyor musunuz? Ve bunu, kadınları, kızları ahlaki açıdan korumaya almakla övünen, namus kavramını her şeyin üstünde tuttuğunu ileri süren bir partinin üyeleri meclise sunuyor, yasallaşmasını istiyorlar. "

Bilenler bilmeyenlere, duyanlar duymayanlara anlatsın. Bu saçmalıklara artık bir dur diyelim. Tabii işinize gelirse...

Pazartesi, Ekim 23, 2006

İyi Bayramlar

Herkesin mübarek Ramazan Bayramı kutlu olsun... Geçen bayram da olduğu gibi bu bayramı da "işte efenim, şekeriniz bol olsun, cepleriniz harçlıkla dolsun bıdır bıdır" cinsinden türlü sululuklarla geçirmeyi dilerdim -ki bir yanım hala acayip sulanmakta :P- Lakin uzun zamandır içimde birikenler ve özellikle son günlerdeki gerginlikler nedeniyle içim el vermiyor kakarakikiri yapmaya... Bir millet çürüyüp gidiyor, halk burnunun dibindekileri göremiyor, görenler susuyor, meydan çapulculara satılmışlara kalıyor, gençtir diye umutla baktıklarımız salaklıklarıyla hayrete düşürüyor... Evet, bunlar da oluyor... Hem de daha neler neler oluyor... Biraz suya sabuna dokunan bir yazı hazırlayacaktım ama bayram telaşına denk geldi. Umarım en kısa zamanda toparlarım birşeyler. Şimdilik yine hep o bildiğiniz köfte gibi yapıp bayramda eve gelen misafir çocukların beni nasıl uğraştırdıklarından, şebek ettiklerinden -daha şebek olabilir miyim konulu panel bkz. geçmiş bayramlar :P- ve benim girdiğim tatlı ve yaprak sarma krizlerinden bahsedeyim... Aaa durun biraz, bahsettim bile -bkz. umutlar ölür ama sululuk asla! :))- Tamam tamam, ağlaşmayın, fazla canınızı yakmayacağım, mide fesadı geçirmeden sizleri salacağım... Aaa durun biraz, saldım bile! ;))

Öpüldünüzzz...

Çarşamba, Ekim 11, 2006

yeni bölüm

Yeni yine yeniden... Eğer blog'u iyi takip eden akıllı ve de sağlıklı kitledenseniz şu soldaki sidebar'da meydana gelen değişiklikleri de ben söylemeden-sormadan bilecek şanslı azınlıktansınız demektir yavrucuklarım ;) O yüzden bu duyuruyu kaale almayabilirsiniz -- yok ya! hele bi kaale almayın bakın noluyo! ben onu sizi denemek için söledim bi kere niahahah kananlar ayağa kalksın ceza vercem :PP-- Neyse efenim, işte son yenilik; hani ben deviantart'ist oldum ya -- iyi halt ettim-- onun içindir ki bi kıyak yapıp reklama gireyim dedim. Bakın şimdi; sola gidin, gidin gidin iyice gidin yanaşın sidebar'a. Sonra aşağı doğru inmeye başlayın, mouse'unuz kayıp gitsin ipek gibi --hahayt!-- işte orada; hakkımda'dan, veni vidi'den, bağım bağım'lardan --ki orada da bir adet DA linki var bana ait, her taşın altından çıkıyom şerefsizim :PP-- geçmişlerden, mazilerden soora bi "bişii mi demiştin" köşesi görceksiniz. Hah işte onu geçince, bakkaldan sonraki ilk sokakta solda göreceksini DeviantArt bölümünü... Orada DA'deki en yeni sanat eserlerini bulabilir, alttaki linkten de bana, biricik suluköftenize, DA'de ulaşabilirsiniz. Gönül isterdi ki buraya paste edilen işler benimkiler olsun ama öylesi sadece subscriber'lara mahsusmuş --onlar kim demeyin, valla ben de bilmiyom ama bi elime geçirirsem çekecekleri var!-- O yüzdendir ki kuzucuklarım, bi zahmet linke tıklayacaksınız, en yeni ve en cici sululuklara maruz kalacaksınız. Duyuruma burada son verirken hepinizi gözlerinizden öper, esenlikler diler, nice postlarda biraraya gelmek üzere arkanızdan tas tas sular dökerim ;PPP

Cuma, Ekim 06, 2006

deviantart olayı

Flaş Flaş Flaş!!!

Arkadaşlar bugün itibariyle ben de bir DeviantArt'ist (:P) olmuş bulunuyorum, duyduk duymadık demeyin, ziyaret edin beklemeyin, commentlerinizden mahrum etmeyin ;)

http://sulukofte.deviantart.com/ nam-ı diğer; SuluKöfte'nin DeviantArt olayı!