Çarşamba, Nisan 26, 2006
pıtırcık :P
Last night I dreamt
That somebody loved me
No hope, no harm
Just another false alarm
Last night I felt
Real arms around me
No hope, no harm
Just another false alarm
So, tell me how long
Before the last one ?
And tell me how long
Before the right one ?
The story is old - I KNOW
But it goes on
The story is old - I KNOW
But it goes on
(mozz *)
Pazar, Nisan 23, 2006
23 Nisan Neşe Doluyor İnsan!
Ho ho ho! :))
Evet canlarım; bayramımız kutlu olsun! Tüm çocukların ve benim gibi çocuk kalanların!!!
Bayram ayrı tabii de, bir de başka bir mutumuz var yahu! Benim biricik Ankaralım geldi buraya, İstanbul şenlendi! Eh ben durur muyum?! Ben de şenlendim, çiçek açtım ayol! Sırf ben mi; güneşler açtı, denizler coştu, yunuslar oyunlar yaptı, daha neler neler! Efenim yat turunda filmler mi çekmedik, kumpirlerin üstüne dondurmalar mı götürmedik, turist teyzelere fotolar mı çektirmedik; anam bi Dolmabahçe'yle Yerebatanı gezmediğimiz kaldı. O da zamansızlıktan, yoksa daha neler yapacaktık... da işte! Neyse dedim; bu da bir şeydir. Yedi yılın hasretini yıkmışız kolay mı, Allah böyle hasret bırakmasın kimseleri valla, özlem(!) kötü şey kuzucuklarım ;)
Biz çok güldük, Allah bozmasın, sizleri de güldürsün! Aha bu da böyle bir post olsun :))
not: 101 oldu saymıyorum sanmayın ha :P
Evet canlarım; bayramımız kutlu olsun! Tüm çocukların ve benim gibi çocuk kalanların!!!
Bayram ayrı tabii de, bir de başka bir mutumuz var yahu! Benim biricik Ankaralım geldi buraya, İstanbul şenlendi! Eh ben durur muyum?! Ben de şenlendim, çiçek açtım ayol! Sırf ben mi; güneşler açtı, denizler coştu, yunuslar oyunlar yaptı, daha neler neler! Efenim yat turunda filmler mi çekmedik, kumpirlerin üstüne dondurmalar mı götürmedik, turist teyzelere fotolar mı çektirmedik; anam bi Dolmabahçe'yle Yerebatanı gezmediğimiz kaldı. O da zamansızlıktan, yoksa daha neler yapacaktık... da işte! Neyse dedim; bu da bir şeydir. Yedi yılın hasretini yıkmışız kolay mı, Allah böyle hasret bırakmasın kimseleri valla, özlem(!) kötü şey kuzucuklarım ;)
Biz çok güldük, Allah bozmasın, sizleri de güldürsün! Aha bu da böyle bir post olsun :))
not: 101 oldu saymıyorum sanmayın ha :P
Salı, Nisan 18, 2006
vasiyetimdir!
Ey ahali, suluköfteyi nasıl bilirdiniz?!!
... diye sinir bir girizgah yaptıktan sonra köftenin ağzındaki ıslak baklayı çıkarıyorum. Efendim, şindik biz bu Selanik yoluna baş koyduk ya, baş koyup kafayı gözü bir güzel yardık ya, yardıktan sonra da vize başvurusu (bknz. baş-kafa-göz itinayla vurulur, yarılır, vs.) için gezi süresini kapsayacak şekilde bir sigorta poliçesi yaptırdık ya... Aha! İşte o poliçeyi elimize alıp okuduğumuzda bir baktık ki ne görelim; eğer Yunan'ın yaban ellerinde olur ya Allah gecinden versin, ölüp de kalırsak sigorta cesedimizin cennet vatana geri getirilmesinden sorumlu değilmiş!!! Yani öldün mü kalıyorsun orda, geri dönüşü yok! Hoş elin Yunan'ı senin dirini ne yapmış ki ölünü ne yapsın, elbet postalar buraya ama olsun, poliçede o maddeyi görmek bile insanın yüreğini burkuyor, "ölcem mi kalcam mı oralarda?!" paranoyası yaşatıyor :P
Neyse efendim, ben yine asıl konuya döneyim. Eğer ki bana oralarda bişicikler olursa, ahan da bu manyak köftelere söyledim: Sakın beni oralarda fani başıma bırakmayın, onlar getirmezse sırtlayıp siz getirin, zati etim ne budum ne (hişşşt tartıya aldanmayın!)... Ayrıca şimdiden vasiyet edeyim; kitaplarım, kasetlerim, kıyafetlerim, hepsi herbişiciklerim bağışlansın, cenazemde de ağlaşma falan istemem (zati alem kahkahalarla güleceği için, ne demişler ağlarsa anam ağlar gerisi salla başı al naaşı! ;P), sade Morrissey'imden "There is a light that never goes out"u çalın yiter :PPP
Evet kuzucuklarım; bu da böyle biline diye yazdım, kendinize iyi bakın, gidip de dönmemek dönüp de bulamamak var di mi ama?! Hoş henüz bi yere gidebildiğimiz yok, kendi çapımızda koşturup sağa sola çarpıyoruz ama belli mi olur, bir de bakmışsınız ki... Eee daha daha nasıl bilirdiniz???! ;)*
... diye sinir bir girizgah yaptıktan sonra köftenin ağzındaki ıslak baklayı çıkarıyorum. Efendim, şindik biz bu Selanik yoluna baş koyduk ya, baş koyup kafayı gözü bir güzel yardık ya, yardıktan sonra da vize başvurusu (bknz. baş-kafa-göz itinayla vurulur, yarılır, vs.) için gezi süresini kapsayacak şekilde bir sigorta poliçesi yaptırdık ya... Aha! İşte o poliçeyi elimize alıp okuduğumuzda bir baktık ki ne görelim; eğer Yunan'ın yaban ellerinde olur ya Allah gecinden versin, ölüp de kalırsak sigorta cesedimizin cennet vatana geri getirilmesinden sorumlu değilmiş!!! Yani öldün mü kalıyorsun orda, geri dönüşü yok! Hoş elin Yunan'ı senin dirini ne yapmış ki ölünü ne yapsın, elbet postalar buraya ama olsun, poliçede o maddeyi görmek bile insanın yüreğini burkuyor, "ölcem mi kalcam mı oralarda?!" paranoyası yaşatıyor :P
Neyse efendim, ben yine asıl konuya döneyim. Eğer ki bana oralarda bişicikler olursa, ahan da bu manyak köftelere söyledim: Sakın beni oralarda fani başıma bırakmayın, onlar getirmezse sırtlayıp siz getirin, zati etim ne budum ne (hişşşt tartıya aldanmayın!)... Ayrıca şimdiden vasiyet edeyim; kitaplarım, kasetlerim, kıyafetlerim, hepsi herbişiciklerim bağışlansın, cenazemde de ağlaşma falan istemem (zati alem kahkahalarla güleceği için, ne demişler ağlarsa anam ağlar gerisi salla başı al naaşı! ;P), sade Morrissey'imden "There is a light that never goes out"u çalın yiter :PPP
Evet kuzucuklarım; bu da böyle biline diye yazdım, kendinize iyi bakın, gidip de dönmemek dönüp de bulamamak var di mi ama?! Hoş henüz bi yere gidebildiğimiz yok, kendi çapımızda koşturup sağa sola çarpıyoruz ama belli mi olur, bir de bakmışsınız ki... Eee daha daha nasıl bilirdiniz???! ;)*
Pazartesi, Nisan 10, 2006
kissas... visa's...
Julio Iglesias fonda tanımadığım bir kadınla "Kissas Kissas" diye düetirken ben de bir yandan düşünüyorum; hem düşünüyorum hem çalışıyorum. Malum vize haftası; bitmeyen vizelerin bitip tükenmeyen haftaları... Ben abuk sabuk nice konuyla ve saçma soru taslaklarıyla cebelleşirken bir başka vize problemi gelip çakılıyor aklıma; Schengen vizesi... Formlar, belgeler, harçlar, pasaportlar vs. derken neredeyse bir yıl oldu olacak biz daha Selanik'in "s"sini göremedik. Hayır yani madem istemiyorlar desinler açık açık "götürmeyeceğiz çocuum sizi, neyinize sizin Yunan medeniyeti"! Ama yok, hem bir heves bir ballandırma, sonra iş icraata gelince yok pasaportun süresi, yok vizenin harcı, yok, Yunan'ın kaprisi bilmem ne... Şeytan diyor atla Kadıköy Evlendirme'nin ordan bi otobüse bas git görsünler nasıl oluyormuş. Ama yok anacım, inat ettim, illa trenle tıngır mıngır gidilecek, konsolosluk çalışanları delirtilecek vs. vs... İşin ilginç yanı iki vize belasının da ortak yanı: Yunanistan. Birinde sınavda çıkacak en önemli konu oluyor kendisi (Kıbrıs sorunu, Ege Adaları vs.), diğerinde de bizzat vizede sorun çıkartıyor. Hayır bir garezim de yok, bilakis pek severim kendilerini (özellikle Dimitri'yi, Stavros'u ve Vasilis'i :PPP) ama nedir onların benimle alıp veremedikleri onu merak ediyorum. Neyse öğreneceğiz İnşallah, tabii gidebilirsek... tabii bu vizeler biterse... Kissas yavrum kissas ;P*
Çarşamba, Nisan 05, 2006
Çarşamba, Mart 29, 2006
bahar köftesi!

Evet canlarım, bahar geldi artık canlanın! Kuş, ot, börtü, böcük ve tabii ki bendeniz sefkili suluköfteniz baharı pek bi şenlikli karşıladık efenim. Uçan kuşlar martılar, içli salçalı köfteler ve daha neler neler! Tamam, anlatacağım, durun teker teker gelin ayol!
Şindik, iyi bir bahar karşılaması için gereken tarifi vereceğim size, sakın evde denemeyin, çıkın dışarda tatbik edin. Kımıldayın azcık canım!
Yimeen adı: Bahar köftesi...
İçindekiler: Her çeşitten köfte ama illa ki suluköfte! Bir adet vapur, bir bardak dolusu deniz suyu, yarım kilo bulut (sadece çok sıcakta gölgelik olarak kullanılacak), bol kepçe güneş ışığı (aman bugünkü gibi tutulmasın dikkat edin), birkaç adet orta boy askılık (okul da illa ki asılacak :P), iki adet foto. makinesi (tercihen biri kameralı), yedi büyük boy patates (kumpir için), Kurukahveci Mehmet Efendi (adamın kendisi değil ayol, kahvesi!), altı halka simit (dışarıdan çikolata getirmek yasaktır!) vs. vs. (aman anacım bitmez ki istekleri!)
Dışındakiler: İçi beni dışı sizi yakar diyeyim siz anlayın :))
Hazırlanışı: Aha işte en kazık yeri burası sayın okurlar; zira bu bahar köftesi denilen yaratık çok zahmetli, nazlı, bööle kıvamı tutmazsa vıcık vıcık bişiidir. Ama var ya bi de tutarsaaaaa! İşte o zaman yemeyin de yanında yatınızdır ;)
Öncelikle; köfteler okula götürülür, bir süre güneş altında bekletilerek özenle dersten kaçırtılır. Ama fazla ısıtılmaz ki beyinleri sulanmasın (mümkün mü?!). Soonacııma, yeterli olgunluğa(!) eriştiklerinde önce bir otobüse, sonra da bir vapura bindirilerek kendilerinden geçirilir. Karşı kıyıya ulaştıklarında açlıktan mideleri sırtlarına itinayla yapıştırılan köftecikler önce kumpirciye, sonra pastaneye götürülüp doyurulur. Fakat doyma noktaları bulunmayan köftehorlar her an bir simitçiye kaçabilirler (kızı bırakırsan ya davulcu ya zurnacıya, köfteyi bırakırsan ya simitçi ya tatlıcıya :P) tikatli olunmalıdır! En sonunda bir tutam deniz kıyısında mayalanmaya bırakılan köfteler kahve, çay, meşrubat vs. ile terbiye edilir (nasıl yaa?!). Hala terbiyesizlil etmekte ısrar eden olursa (sulu gibi mesela) fal baktırılmak ve filmi çekilmek suretiyle safdışı edilir ve köfteler kıvama geldiklerinde sıcak olarak servis edilirler. Afiyet olsun!
Evet efenim; yer Ortaköy, oyuncular belli, senaryo meçhul... Şu anda fonda ise Beautiful South'un Dream a little Dream'inin Fransızcası var, neden bilmiyorum, denk gelmiş işte... Birazdan Paolo Conte Via Con Me'ye başlayabilir, napiim adam durmuyo anacım... Peki nedir bu Fransızca merakı diyorum sayın okurlar, kim bu aramızdaki Fransız?!! Acep yimeği de Fransız usulü mü yapsaydık beah! :PPP
Perşembe, Mart 23, 2006
dokunaklı :P

Ya bi tuhaf oldum ben; gelen yıllık yazılarından mı, son senenin hüznünden mi, yoksa tamamen kendi salaklığımdan mı bilmiyorum ama... BEN SİZİ ÇOK SEVİYORUUUUUM!!!
Bak böyle postu da bi daha bulamazsınız, kopyala-yapıştırla bi yerlere şeedin daha sonra aleyhime delil olarak kullanmak üzere. Böyle de self-ispiyoncuyumdur hani! Neyse işte, bu da bööle bi anımız olsun :PPP
Cuma, Mart 17, 2006
mozz geri döndü

Davullar çalınsın, kırk gün kırk gece bayram yapılsın; alemlerin otobur kralının dönüşü muhteşem oldu. Artık gay mey idare edivericeksiniz anacım, adam efsane oldu. En azından şu suluköftenizin hayatına ve halet-i ruhiyesine en uygun kıyak şarkıları yapmış adam, daha ne yapsın! Ne yapacak, çok yaşasın!!!
Şimdi gelelim Moz'un son bombasına: evet kuzucuklarım, bu dünya "there is a light that never goes out"u gördü, "the more you ignore me, the closer I get"i dinledi... İşte karşınızda yeni mest olma aracı; Mr. Morrissey ve You Have Killed Me!
Pasolini is me
'Accattone' you'll be
I entered nothing and nothing entered me
'Til you came with the key
And you did your best but
As I live and breathe
You have killed me
You have killed me
Yes I walk around somehow
But you have killed me
You have killed me
Piazza Cavour, what's my life for?
Visconti is me
Magnani you'll never be
I entered nothing and nothing entered me
'Til you came with the key
And you did your best but
As I live and breathe
You have killed me
You have killed me
Yes, I walk around somehow
But you have killed me
You have killed me
Who am I that I come to be here...?
As I live and breathe
You have killed me
You have killed me
Yes I walk around somehow
But you have killed me
You have killed me
And there is no point saying this again
There is no point saying this again
But I forgive you, I forgive you
Always I do forgive you
Pasolini: Pier Paolo Pasolini, poet, director, writer, the soul of the 20th century Italian art.
Accattone: Accattone was the title of the first movie by Pier Paolo Pasolini in 1961. Literally 'Accattone' means a beggar, mendicant. In Rome it also means a poor man, a man with no talent. Here Morrissey implies that the person he is speaking to will be "his first"...
Piazza Cavour: Cavour square in Prati, Rome. Just behind the Palace of Justice and very near to Lungotevere. Visconti: Luchino Visconti, famous Italian director, author of masterworks like Ossessione, Rocco e i suoi fratelli, Morte a Venezia, Il Gattopardo. He also worked a lot with Anna Magnani as she was his favourite actress. An episode directed by Visconti of the movie "Siamo Donne" was about Anna Magnani's everyday life.
Magnani: Anna Magnani, the greatest Italian actress ever.
Boun Appetite! ;)*
Salı, Mart 07, 2006
köfteniz sizi seviyorrr

Evet canlarım, bir köfte ziyafetinde daha beraberiz. Bu sefer size çok farklı lezzetler sunuyorum, çeşit çeşit yiyin garii :P
Kendi özel South Park karakterlerinizi yaratabileceğiniz bir adres; bizim köftelerin de birer tane var ;)
http://www.vexatori.de/zib/sp-studio.swf
DeviantArt'tan harika bir yetenek; galerisini keşfedin, müthiş kısa filmlerini mutlaka izleyin. Cupid's last stand, When Genevieve ruled the world, Candy ve The little girl who was forgotten by absolutely everyone-even the postman... Hepsi birbirinden lezizzz ;P
http://crookedsixpence.deviantart.com/gallery/
Eğer bir gün vampir olmaya karar verirseniz hangi ismi alacaksınız?! Boşuna kafa yormayın tıklayın öğrenin ama kan emmeyin :PPP
http://www.emmadavies.net/vampire/
İşte harika bir site daha! Aslında harika olan site değil, Paris'in kendisi tabii... İyi seyirler, hoparlörün sesini açmayı unutmayın ;)
http://framboise781.free.fr/Paris.htm
Afiyet olsun kuzucuklarım ;)***
Perşembe, Mart 02, 2006
köftehorrrrrr

Resmen başımı kaldıramıyorum sayın okurlar; bir uyku bir uyku, anlatamam yani. Uykusuz ve yorgun geçen günlerin, haftaların ve hatta ayların (zira saydım tam iki ay oluyor!) acısını çıkarıyorum sanki ama nedense bu acı dinmiyor :(
Pazartesi günü söz verdiğim gibi hasta oldum sonunda; sesim kısıldı, boğazım kaşınıyor, halsizim ve azıcık da ateşim var. Ve fekat sabah körü o ayazda saatlerce beklemenin sonucunda yine de iyi sayılırım, eh işte içgüveysinden hallice! (keçi bak güvey dedim, sivri kulakların çınlasın ;P)
Sonuç itibariyle işler bitti ama yapacak yeni işler çıktı ortaya. Zati hayat böyle neetçen deyip yola devam ediyoruz bittabii ki. Ya siz ne sandınızdı köftehorlar?!
Öteki köfteler staja başlamış; hepsine hayırlı ve geçmiş olsun dileklerimi sunarken kendilerini fazla yormamalarını, bu patron milletinin zaten hiçbir zaman tatmin olmadığını, o yüzden iyisi mi eğlenmelerine bakmalarını salık veriyor, kendilerini koccaman öpüyor ve bakalım bu suluköfte ne halt yiyecek diye sormadan da edemiyorum! (nasıl bi cümle bu ya!)
Neyse efenim, muhabbeti tadında bırakalım ki tez ayrılmayalım ;) Hem daha çok işim var; yeğenime öykü yazacam ödev vermişler çocuğa (cık cık cık), soona saçımı kestircem insana benziicem (bak bu zor işte), soona... ay işte yapıcam bişiler canım, size ne ayol! Hadi baş baş!...
Cumartesi, Şubat 25, 2006
şindiiiiiiii

Aman da benim kuzucuklarım nicedir bensiz mi kalmış! Aman da ben yokken bunlar sürüden mi ayrılmış! Aman da benim koyunlarımı kurtlar mı kapmış! Yolarım len ben o kurtları! Hııııııı!!!
Tamam, rutin fırça ve paylama seansımızı gerçekleştirdikten sonra asıl meseleye dönebiliriz canlarım...
Hımm birileri "soundtrack isterük!" diyerekten kazan kaldırırmış, bre tez kelleleri vurula! Ay yok ayol, kıyamam ben onlara, gerekirse soundtracklerin kaşını gözünü yararık ama köfteler başımızın tacı (tabii bu durumda başımızın geniş ve sağlam olması lazım! :PPP)
Siz istersiniz de ben yapmaz mıyım be! Alın kuzu kuzu köftelerim; işte soundunuz trackiniz, dizleyin izleyin beni hatırlayın anacım ;)*
İlk sırada elbet ve tabii ki; The Crow (OST) ve muhteşem Graeme Revell, soundtrack'te bir numeraodur kendisi ;)
(not: yıldızlılar kişisel favorilerimdir :P)
1. Burn - The Cure*
2. Golgotha Tenement Blues - Machines Of Loving Grace*
3. Big Empty - Stone Temple Pilots*
4. Dead Souls - Nine Inch Nails*
5. Darkness - Rage Against The Machine
6. Color Me Once - Violent Femmes
7. Ghostrider - Rollins Band
8. Milktoast - Helmet
9. The Badge - Pantera
10. Slip Slide Melting - For Love Not Lisa
11. After The Flesh - My Life With The Thrill Kill Kult
12. Snakerider - The Jesus And Mary Chain
13. Time Baby III - Medicine
14. It Can't Rain All The Time - Jane Siberry*
Soonacııma; köftenin memleketi :P Balkanlara kısa bir yolculuk, sevgili Goran Bregoviç ve Emir Kusturica'nın Underground'u ;)
(not: bazılarını zaten biliyorsunuz, hatta birini Candan Erçetin Sevdim sevilmedim seveni sevemedim olarak söylemişti, ki çok da haklıdır kendisi :P)
1. Kalasnjikov 2. Ausencia 3. Mesecina 4.Ya ya (ringe ringe raja) 5. Cajesukarije 6. Wedding 7. War 8. Underground 9. Underground tango 10. The belly button of the world 11. Sheva
Şimdilik bu kadar canlarım, yeni bir matinede görüşmek dileğiyle; Aufwiederfaseln! ;))
Cuma, Şubat 17, 2006
gözünüz gönlünüz açılsın...

... Ya da daha beter kararsın :PPP
Sağdaki amcamızı zaten tanıyorsunuz; anlı şanlı Mickey Rourke'umuz. Tamam, yaşlandı azcık ama mihrap yerinde diye bi laf var canııım. Kendisi biraz olgun bir köfte (!) olsa da barbeküye uygundur sonuçta :PPP
Soldaki arka sayfa güzelimiz ise köftenin yeni kıyımlarından; Venezuela'nın dünyaya bağışladığı yeni star Edgar Ramirez! Kendisi Domino filmiyle ün kazanan (ya da kazanacak olan) taş mı taş Latino'muz ama dikkat edin, göründüğü gibi sırf vahşi bir cazibeden ibaret değil abiniz (sizin abiniz, benim diil!); ayrıca kendi filmlerini de yapan bir sanat adamı ;) Herkeslerden önce size duyurdum bak kıymetimi bilin, daha film piyasaya çıkmadan tanıttım size eniştenizi! E tabii, bu muhteşem köfteyi kızartıp da size ikram edeceğimi düşünmediniz herhalde, elbette ben yiyeceğim! :)))
Not: Film, oyuncuları kadar iyi değil, buradan belirteyim de sonradan kandırık yaptın diye başıma ekşimeyin! Afiyet olsun kuzucuklarım ;)*
Dipnot: Film Türkçe'ye "Domino Taşları" diye çevrilmiş; e haklılar anacım, baksanıza şu adamlara! :PPP
Çarşamba, Şubat 15, 2006
yine kar yine dolunay...

Evet canlarım; yine bir kar ve dolunayda beraberiz. Yaklaşık birkaç gecedir dolunay üstümüze doğmakta ve şu anda da lapa lapa kar yağıyor dışarıda. Tatil için en iyi hava bence. Özellikle de elinde sahlebi, kucağında battaniyesi ve üstünde pijamasıyla cam önünde bir yandan karı seyredip bir yandan da kitabını okuyanlar için (benim gibi evindeki tadilatla uğraşanlar için değil yani!) :P
O yüzden diyorum ki, eğer siz yapabiliyorsanız lütfen benim için de biraz keyif çatın. Ama ormandaki küçük kırmızı başlıklı kızdan da sakının. Duyduğuma göre kötü hain kurdu tuzağına düşürüp kötü emellerine alet ettikten sonra kayıplara karışmış. Ee kötü bir kurda bunları yapan, benim küçük masum kuzucuklarıma neler yapmaz değil mi ama! Amman haaaa :)))
Sizleri kar, dolunay ve kıımısı başlıklı kızla (:P) başbaşa bırakırken istek parçalarımı da sıralıyorum, tikat!
1. Tabii ki Karlar düşer... düşer düşer ağlarım fırk!
2. Her yerde kar var...
3. Neden saçların beyazlamış arkadaş (ne alaka ya! hııı kar düşmüş olabilir mi acep?!)
4. Kar düşer saçlarıma, yüreğime hasretin (yalan, yok bööle bi şarkı ben uydurdum!)
Bu şarkılar da yüreği sevgiyle eriyen tüm kardan adamlara gitsin hadi bakalım (heayt bee ne laf edermişim, len keçi, iice arabesk olduk len!) :PPP
Çarşamba, Şubat 08, 2006
güzel bir gün...

Bugün güzel bir gün :)
Haftalardır ilk defa uykumu tam alarak uyandım, tabii geç bir saatte...
Sonra uzuuun, güzel bir kahvaltı yaptım. Zaten hiçbir zaman yediklerimin kalori hesabını yapan bir insan olmadığım için yine kendimi özgür bıraktım, dünyaya bi kere geliyoruz ayol!
Derken gazete ve televizyon sefası yaptım, yine haftalardır ilk defa... En abidik yazıları okudum, en gubidik tv dizilerini bile izledim. İnsanın bazen kendine salaklık yapacak zamanı ayırması meğer ne keyifliymiş yahu...
Şimdi de bilgisayarda internet keyfi yapıyorum, o site senin bu site benim ve tabii yanımda her zamanki gibi Morrissey abiniz :) O "this charming man" dedi, ben "every day is like sunday" dedim, sonunda orta yolu bulduk, Beatles klasiği "hard day's night" eşiliğinde dans ediyoruz şimdi...
Birazdan Tae-bo yapacağım, yine haftalardır yapamamıştım ve artık yağ bağlamaktan altımdaki sandalyeyle bütünleşecektim ki silkindim ve kendime geldim. Gün uçan tekme günüdür!
Sonra sırada filmania var; uzundur izleyemediğim klasiklerimi izleyeceğim. The Crow (tabii ki ilki), Before Sunset, Secret Window, Boondock Saints ve belki biraz da Someone Like You... niahhaahhaahaaa
Bu arada kitap stoğum bitti, yani aslında bitmedi de, olanları okumak gelmiyor içimden. Hele ki o kadar küçük mucize raflarda beni beklerken! Hele bi buzlar çözülsün, karlar erisin, fethe çıkacağım. İstikamet Anita Blake!
Evet canlarım; bir finalsonrasıpsikozu-psikopatı okudunuz, bir sonraki programda görüşmek üzzre, esen kalın anacım ;)))
Salı, Şubat 07, 2006
mutant köfte!
Cumartesi, Şubat 04, 2006
karanlık yol

Karanlık Yol*
Karanlık dar bir yoldayız
soğuk
çok soğuk
Pinokyo'yu yakmak zorunda kaldık
o kadar ki soğuk
Gökte hiç yıldız yok
toprak kokmuyor
yürüyoruz
ellerimiz titriyor
her mola verdiğimizde
birini yakıyoruz
Her, birini yaktığımızda
mola veriyoruz desek
daha doğru
Karanlık dar bir yoldayız
Ellerimiz titriyor
Ve ne yaptığımızı bilmiyoruz
* (Refik Toksoy)
Salı, Ocak 31, 2006
Cuma, Ocak 27, 2006
dream on...

Yetti gayri diyesiymiş bizim sıpa da, dili varmazmış bi türlü... Gelin gidesiymiş kara kalpli zındanlara da, ayağına kara sular inmiş, varamamış bizim köylü... Şööle yol boyuna çörekleneyim acep bi solukluk demiş, demiş ama bilememiş körgözlü... Meğer kara kalpli, kara kalıplı zındanlar yüreğinin tee köşeciğindeymiş zati, gitmek nesineymiş a ayrangönüllü... Otursunmuş oturduğu yerde zilli, zati dutları da bitirmiş ötmeyesice bülbülü!
Salı, Ocak 24, 2006
olur böyle vakalar...

Yok Türk polisi yakalar demeyeceğim, zira vaka benim vakam olduğu için yakalasa yakalasa belediye yakalar beni... Yok yok zabıta da yakalayabilir :P
Şaka bir yana, kırmak-kırılmak biz insanlara mahsus; önemli olan o kırıkları yapıştırmaya çalışmak değil, inadına o kırıkların üstünde güle oynaya tepinebilmek...
Umarım bastığınız yerler hep kırıksız-kırıntısız olsun diyorum canlarım, sevgiler! ;)
Bu arada ekleyeyim, işte böyle Tinkerbell gibi anahtar deliğine de sıkışabiliyor insan bazı bazı. Özellikle de kapı dinlerken :P Ve fekat yine mühim olan o kapıdan zorla girmek ya da davet edilmeyi beklemek değil, kapının anahtarını kendi kendine bulup açabilmektir. Yaaa... ;P
Not: Çok edebi oldum lan ben, ne oldu böyle bana! Ama beni bu hale getirenler utansın, Günay ah Günay, sana sesleniyorum, duy beni nankör kadın!!! :P
Dipnot: Silent Hill öneriyorum arkadaşlar (eski Solufain yeni Stella, Samet sağolsun! :P). Dinleyin artık sakinler misiniz, yoksa daha bi dellenir misiniz bilemem. Ve fekat ilaç niyetine diyorum, şifa olsuni yarasın kuzucuklarım! :)))
Pazartesi, Ocak 16, 2006
harflerin karmaşası-1

ANLAMIYORSUNUZ...
Okumak ona hiç bu kadar zor gelmemişti. Tam ondört dakikadır aynı sayfanın, aynı satırının, aynı kelimesindeydi; bir türlü ileri gidemiyordu. Gözlerini ayırmadan -kırptığı bile kuşkuluydu- baktığı harfler bir süre sonra sıkılıp aralarında oyunlar oynamaya, dans etmeye başlamışlardı. O ise gözleri ve beyni o birkaç heceye kilitlenmiş, kımıldamadan duruyordu. Siyah mürekkep, bembeyaz kağıt üzerinde gittikçe koyulaşıyor, gözbebeklerini yakıyordu. Hain bir "a" kendini onun gözüne sokarken, fırsatçı bir "n" de gözlerini oymaya çalışıyordu. Bu sırada "s" onları engellemek için önlerine geçti ama bu ortalığı daha çok karıştırdı. "U" ve "o" da araya girince tam bir kavga koptu ve harfler birbirine girdi. "N", "u"nun saçını çekip "m"ye çelme takarken; "a", "z" ile "r"nin arasında yumruk yiyerek gidip geliyordu. "L" ve "y"den bahsetmeye gerek bile yoktu; birbirlerinin boğazını sıkmakla meşguldüler. Kopan gürültü komşu kelimeleri de rahatsız ediyordu, satırlar şikayetçiydi. En kötüsü de hikayenin isyan etmesiydi; kendini okutmuyordu.
Karmaşanın beşinci, aynı kelimeye göz dikişin ondokuzuncu dakikasında okuyucu dayanamadı. Acı içindeki gözlerine eşlik eden kulaklarını, kitabı kapatan cefakâr elleriyle tıkayarak haykırdı:
"Anlamıyorsunuz!!!..."
FÖŞ'04
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




