Cumartesi, Aralık 30, 2006

yeni yıl bayramı köftesi :P




Herkese mutlu, sağlıklı yeni bir yıl ve hayırlı bayramlar :)
.
.
Bana da bol sağduyulu, bol yazmalı, azimli, kararlı, başarılı (yuh artık hırslansaydım bi de!); sonracııma sağlıklı, dinç diri (:P), bir de mümkünse az aşklı, hatta hiç meşksiz ve ayrıca yukarıdaki resimlerdeki gibi bol şebekli, sulu bir 2007 diliyorum ;)
.
Öpüldünüz...
.
F.Ö.Ş. the SuluKöfte '06 (the end ;)

Çarşamba, Aralık 27, 2006

köftenin yeni gözdesi ;)


Evet sefkili okur, bir "pisi pisikopatım, valla bi tadımlık bakıcam sonra yerine koyarım" bölümüne daha hoşgeldin :))
.
Şimdi diyeceksiniz ki nedir bu bölüm, hem yukarıdaki adamlar da kim? Demeyin efenim, hemen açıklıyorum (bkz. okurunu seven sarmalayan blog yazarı :P). Birincisi; yukarıdakiler iki kişi değil, ikisi de aynı adam. Soldaki Blade II'deki azılı düşman, biricik Reaper; yani Nomak. Sağdaki ise onu canlandıran sefkili mi sefkili taşlar taşı; Luke Goss. Benim bu postu yazmamdaki sebep ise Luke Goss'a vurulmuş olmam değil (ki vurulmadım mı? vuruldum tabi hatta dum dum dum yani ;P) ama ben önce Nomak'a vuruldum. Yıllar önce ilk izlediğimde de pek bi hoşlaşmıştım kendisinden ama zaman içinde unuttum gitti tabi (kalpsiz kadın!!). Ama dün gece Blade II'yi tekrar izleyince yine çarpıldım canlarım. Malumunuz, bilenler bilir; Sulunuz Köfteniz psikopatlara bayılır! Hannibal'da Anthony Hopkins'e, The Jackall'da Bruce Willis'e aşık olmuş bir insan evladı olarak Blade'deki Nomak'a kayıtsız kalmam imkansızdı zaten. Bir kere adam; ki adam değil yaratık o filmde, kötüler kötüsü. Kel, tuhaf gözleri ve tuhaf kıyafetleri var ama ben bunların hepsine ayrı ayrı da, bütün olarak da çok bayılmış bulunuyorum (ehehe). İkinci bir durum da şu ki; Nomak'ı oynayan Luke Goss (hemen de araştırırım google'dan) acaaayip yakışıklı bir adam, aha da resimde görüyorsunuz zaten. Soru şu ki; bu taş insanı kalkıp da yandaki tuhaf yaratığa dönüştürmeyi ve aynı zamanda da hala çekici kılmayı nasıl başarıyorlar yahu??? Biz de insanız, bize de yazık, çoluk çocuk perişan oluyoruz valla (arada gözüm hala sağa kayıyo alamıyorum kendimi de) :PP
.
Salyalarımı akıtıp klavyeyi işlevsiz hale getirmeden önce yeni aşkımız Nomak, ay pardon Luke Goss hakkında biraz bilgi verelim. Kendisi İngiliz (aaah ah!) önce müzikle uğraşmış, bir grubu varmış ve müzik listelerini bir süre alt üst etmiş (ah canııım), sonra bir kitap yazmış ve bu sefer de en çok satanlar listesinin tozunu attırmış (hehehe adamım bee), derken tiyatroda müzikallerde rol almış, pek tabii başarılı olmuş, böylece de sinemaya geçiş yapmış ve Blade'deki rolüyle hepimizi kendine hayran bırakmış :)) Yani görüyorsunuz nasıl harika bir adam, e sefkili köfteniz de boş adam tutmaz biliyosunuz ehehe Ama çok harika bir başka ayrıntı var ki, onu sona sakladım. Şimdi bu harika ötesi adamın bir adet de tıpatıp ikizi bulunmakta! Evet canlarım, yanlış okumadınız; Matt Goss adında bir başka harika yaratık dolaşmakta ortalıkta, ikizi Luke'un tıpkısının aynısı (belki biraz daha taşı :PP) ve üstelik de müzisyen. Yani bir nevi "o piti piti, hangisi çıkarsa bahtıma, aliim götüriim en iyisi" durumları! :)) Tamam tamam, yine salyalayıp saçmalamadan postuma son veriyorum yakın bir zamanda. Ama siz de bana hak veriyosunuz di mi kuzucuklarım, yani bu bünye nasıl dayansın, köfte kıymalarını nasıl daatmasın ehiehiehihi :PPP
.
Ve son olarak, en sulusundan... "Nomak'lar reaper'lasın siziiii!!!" (tabi beni de, Amin!) ;)))

Pazartesi, Aralık 25, 2006

ağız tadıyla bi nostalji yaptırmıyolar insana be!


Geçen gün odamdaki telefon bozuldu. Zaten bol badireli bi telefondu kendisi; önce birileriyle hatlat karıştı, telekulak gibi dinlendim bi süre (hırrr), sonra yıldırım yemiş bi telefon kullanmaya başladım, e haliyle o da kafayı yedi. Neyse efenim; bu sorunu ortadan kaldırmak için gideyim kendime şöyle güzelinden, biraz da ucuzundan bi telefon alayım dedim. Aklıma şu eski model telefonlardan almak geldi; hani işaret parmağını deliklerine sokup da numarayı çevirdiklerimizden. Bayılıyorum ben onlara, bir de babamın dediğine göre onların şeffaf, içindeki mekanizmayı gösterenlerinden varmış, arada ışık falan saçıyormuş vs. vs. Beni aldı tabii bi heves, tutturdum o telefonlardan istiyorum diye. Ve fekat tüm Küçükyalı'yı arayıp taramamıza rağmen hiçbir yerde bulamadık, bulamadığımız gibi bulabileceğimiz bir yer olmadığını, zira bu tür telefonların artık üretilmediğini de öğrendik. Yani tüm o nostalji hayallerim suya düştü. Oysa ben o telefonla ne konuşmalar, ne dedikodular yapacaktım! Olmadı, boynum bükük kaldı. Sonra mecburen babamın istediği ve ısrar ettiği gibi bi telefon aldık. Hoş aslında babam telsiz almamda ısrarcıydı, neymiş efenim dolana dolana konuşurmuşum ne güzel. Ayol göt kadar odada konuşurken dolaşsam nolur dolaşmasam nolur! Hem zaten dolaşmaya kalksam bile telefonun kordonu hayli hayli yeter odayı tavaf etmeme :))
.
Not: Yeni telefon arayan numaraları gösteriyor, aman dikkat, sapıklık yaparken yakalanmayın!!!
.
Sonra bir başka nostalji öğemin ellerimin arasından kayıp gideceğini öğrendim (arabesk edebiyatından seçmeler 3:18) Pazarlar kaldırılıyormuş bir yıla kadar (hayır Pazar günleri değil, bildiğimiz halk pazarları :PP) Bilen bilir; ben pazar hastasıyımdır. Bayılırım pazarlara, güzel güzel şeyleri ucuza almaya, pazarcı amcalarla pazarlık etmeye :PP Hem artık utanmıyorum da, elalemin adamının önünde don sütyen seçmeye, pazar kaşarı oldum bayaa :PP Ama işte bu güzel ortamı ne akla hizmetse kaldıracaklarmış bir sene içinde. Artık ucuza cici alacağımız, pazarcı amcalarla muhatap olacağımız, pazarcu teyzelere gıcık olacağımız pazarlarımız olmayacak. Ne yapacağımızı, daha doğrusu o kadar insanın ekmeğini artık nereden kazanacağını bilmiyorum ama çok endişeleniyorum, ciddiyim. Eğer gerekirse pazarların kalkmaması için eylem bile yapmaya hazırım. Pazarcı amcaları bu haklı mücadelelerinde yalnız bırakmamaya kararlıyım (Pazar ve pazarlık özgürlüğümüz engellenemez!!!)
.
Zaten Küçükyalı Tanzim/Halk Pazarı da yavaş yavaş ölüyor, dün bunu da gördüm. Çocukluğumda babamla gittiğimiz, Küçükyalı'nın kalbini oluşturan, benim de babamı izleyerek esnafla ilişki kurmayı ilk öğrendiğim yer olan tanzim artık neredeyse bomboş. Dükkanlar kapatılıyor, kapanmayanlar da iş yapamıyor. Artık kimse esnafla yüz göz olmadan meyvesini sebzesini süper marketlerden kendisi seçip alıyor. Ama kimse bu kdara insan ne yapar, nasıl geçimini sağlar diye düşünmüyor. Kazanan yine büyük market sahibi kapitalist kodamanlar oluyor. Ama bu gidişe bir dur demek gerekiyor, yeter artık. Ben eski tanzimimi, pazarımı, pazarcımı, çevirmeli telefonumu istiyorum! Ey Gima, Bim, Şok, Mopaş ve bilimum halk sömürücüleri; kazanamayacaksınız! Köftenin laneti üzerinize olacak, promosyonlarınız bizi satın almaya yetmeyecek, sonunda kazanan yine pazar olacak! Çocukluğumu geri istiyorum artık, yeter be!!!
.
Not: Bana katılanları bu Çarşamba Bostancı Pazarı'nda eylem yapmaya bekliyorum ;)

Perşembe, Aralık 21, 2006

bleed like me?

"That bloody allergy!" she thought as she scratched her wounded cleavage one more time. It was the hell boiling heat of August summer that aggravated her sweat-driven allergy and it may have gone away long time ago if she hadn't kept on scratching wildly everytime she itched. But she couldn't help it, it was in her nature to "scratch the bleeding wound".
...
...
...
Demişim bir zamanlar, yine yeni bir maceraya ama bu sefer İngilizce başlarken. Sonu gelmemiş tabi bu seferkinin, diğer bir çoğunun gibi. Fakat iyi bir başlangıçmış zamanında, kimbilir belki bir gün alır kullanırım diye duruyormuş kenarda. Az göz önüne gelsin dedim, ne bileyim. Öncesi ya da sonrası yok; okuyan alsın, kendi zihninde yolculuğa çıkarsın diye belki de...

;)

Salı, Aralık 19, 2006

sezen'den gidiyoruz bugün

Vazgeçtim gözlerinden
Vazgeçtim sözlerinden
Bir ah de yeter
Sessizce kimsesizce
Gönderdim dudaklarımı
Öpme al yeter
Hiç tanımaz tenim ellerini
Bilmez yüreğim bilmez yüreğini
Ah bu koku bu ten bu dokunuş
Ah bu delilik sarsar bedenimi
Yok olma anıdır şimdi

* * *

Yürüyorum hasretin acının üstüne
Sığmıyorum dünyaya dar geliyor
Geceler mi uzadı bu karanlık ne
Gönlümün bayramları şenliği söndü
Seni kimler aldı kimler öpüyor seni
Dudağında dilinde ellerin izi var
Deli gözlerin gelir aklıma
Gülüşün öpüşün iç çekişin gelir
Seni kimler aldı kimler öpüyor seni
Dudağında dilinde
Ellerin izi var

Pazar, Aralık 17, 2006

sick'n tired

aynen böyle hissediyorum işte! sanki güzide Türkçemizde bu durumu ifade edecek yeterli kelime yokmuş gibi, bir de ingilizce yazıyorum üstüne! ama umurumda olmadığını anlamışsınızdır, hayatında cümleye küçük harfle başlamamış olan ben, şu an bunu da yapıyorum yai pes!
...
ani sinir ataklarımın beni nereye sürükleyeceğini bilmiyorum, belki de annemin dediği gibi huysuz bir kız olup çıktım. ama inanın umurumda değil. kime, nasıl davrandığım; neye, nasıl kızdığım hiçbişi ilgilendirmiyor beni. kızmış olmam yeterince meşgul ediyor beni zaten.
...
en çok da embesillere cevap veremediğim zaman sinirleniyorum, içimde kalıyor ya. herifin teki bugün bir inci patlattı. gençlerin bi boktan haberi yokmuş, öyle dedi. o dedi ya kesin doğru. pabucumun solcusu, beyni donunda gelişmiş ukala dümbeleği, kendini bile kurtaracak hali olmayan gönüllü çevreci! birileri gerçekten fucktırıp gitmeli.
...
herifin teki çıkıyor, "benim soyadım da şeran hadi tanışalım" diyor. oldu, embesilin önde gideni. yapabileceğim en iyi şey aynı soyadına sahip olmak gibi bir talihsizlik yaşadığımı düşünmek olabilir ancak.
...
herifin teki, tanımam etmem, bana "vefasız" diye mail atıyor. sadece bu ama ha, başka bişi yazmadan. ağzının payını verince sesi kesiliyor. madem yaptığının arkasında durmayacaksın, niye abuk sabuk şeyler yazıp atıyosun elaleme. sanal alemden atıp tutmak kolay tabii ama merak etme ben sana sanaldan geçirmesini bilirim. daha önce yapmadığım şey değil zira.
...
bişeyden daha bahsedecektim ama vazgeçtim. değmez bile, zaten unuttum gitti, yıllar evvelinden bi mesele. ha bu arada ben aslında başka bi post atacaktım; daha doğrusu aynı konuyu yazacaktım ama daha yumuşak bişeydi. sonra sayfalarca yazdığım şey internet kesildiği için boşa gitti. aynı şeyi tekrar yazacaktım ama sabrım tükendi, sinirim had safhaya çıktı gördüğünüz üzere. bilgisayara vurmaya çalıştım ama kaçtı, bi yakalasam yapacağımı biliyorum ben.
...
bu da biraz ekşili-acılı bi yazı oldu, oh da iyi oldu Allah Allah! hep içine içine at nereye kadar ya, yeter artık valla! herşeyi patır patır söyleyemiyosun bazen, oysa söylencek o kadar şey var. ben açsam ağzımı bozulcak ama o kadar kusur da olur artık. napalım.
...
ama tabi bu arada bazı şeyleri görüp sakinleşmek de mümkün. parlayıp sönen bişilere benzedi halim ama ay neydi şimdi hatırlayamadım. çatapat gibi kızım valla, buyrun burdan yakın valla ahahah...

Çarşamba, Aralık 13, 2006

je t'aime mais ne pas autant*


*Öncelikle şunu belirteyim; bu cümleyi Türkçe'sinden ben çevirdim, google'daki Türkçe-Fransızca sözlüklerden baka baka, bir gram Fransızca bilmem "ma cherié"den başka, o yüzden çok dandirik oldu ama güzel duruyor en azından :PP
*Seni Seviyorum Ama O Kadar Da Değil!
...Demek oluyor yani Türkçe'si. Bugün girdiğim seminer dersindeki hoca söylemişti, AB Kurucu Antlaşması ve üye ülkelerin anayasaları hakkında konuşurken. Ona da Fransız olan bir hocası söylemiş, o yüzden adam Fransızca'sını da söylemişti ama tabii aklımda tutamadım. Sadece Türkçe'sini söylediğinde kocaman bir gülümseme oluştu yüzümde, "Aha da benden bahsediyor!" diye. Genellikle benim kuracağım türde bir cümleye benziyor çünkü; "Seni seviyorum ama o kadar da değil!"
"Ne kadar peki?" diye sormak lazım o zaman benim gibilere. Eminim verecek hiçbir cevap bulamayız. Biz "değil" kısmıyla daha ilgiliyiz çünkü; olumsuz tarafından bakacağız ya, negatifiz ya! "O kadar"ı bizi ilgilendirmez, işimize gelmez, hem "o kadar da" ileri gidilmez ki canım! Tabii olan "Seni seviyorum" kısmına olur, arada kaynar, heba olur gider. Biz takmayız bile. "O kadar" olsa belki. Ama hiçbir zaman da "o kadar" olmasına izin vermeyiz ne de olsa...
;)

Cumartesi, Aralık 09, 2006

C(ı)V(ık)


"Biz size döneriz"lerin hiç sonu gelmez nedense... Oysa Sessiz Gemi gibidir biraz; "Birçok giden memnun ki yerinden / Çok seneler geçti çok seneler geçti / Dönen yok seferinden"!!! Ki zaten, bazen sefere çıkmak bile başlı başına can sıkıcıyken bir de dönmek niyedir?! Otursak ya oturduğumuz yerde!!! Eşya gibi mesela...
Benim gibi istikrarlı olun canım! Bakın ben Uluslar'da okurken hep "Ne olacaksın?" sorularına "Konsol" yanıtını verirdim; çünkü "Konsolos" olamayacağımı bilirdim. Peki okul bitti, ben ne oldum? Bildiniz, "Konsol"!!! Aynı bir ev eşyası gibiyim artık, annemler arada yerimi değiştiriyorlar dekorasyona uygun olarak. Ama yakında antikaya dönüşüp eskiciye satılmam da mevzuu bahis olabilir, korkuyorum! Ama tabii asıl eskici korksun di mi anacım hahaayyyyt!!!
Pek sefkili arkadaşım, Ankara gülü Hande'm RTÜK'ün sitesinde yazmaya başlamış, kendisine hayırlı olsun'lar ve başarılar dilerken aynı zamanda koccamanından öpüyor ve "işte benim arkadaşım da böyle olur hahahayt!" diyerekten havamızı da atmayı ihmal etmiyoruz canlarım. Yalnız önemli bir husus var ki, Handecim yazısıyla bir kampanya başlattı "Kırmızı Kurdela Harekatı" diye, haber bültenlerinin abuk sabuk haberlerden arındırılmasını ve artık doğru düzgün yayın yapılmasını savunuyor(uz). Lütfen desteğinizi esirgemeyin!

Pazartesi, Aralık 04, 2006

bir deli düş


Karar veremedim; önce Morrissey'im aşkımdan bir şeyler mırıldanmak istedim. Ama tam ben bu mesajı yazarken Radiohead'den No Surprises çalıyordu. Düşündüm, duruma sanki daha bir uyuyordu. Ve sonra birden Jeff'im Buckley'im başladı Last Goodbye'la... Peki ben ne yapmalıydım? Üç harika adam (tamam Thom Yorke biraz tuhaf kaçıyo :P) ve biçare genç kız!!!
Sonra "acaba" dedim, "oooy anam oy diyesiye bir türkü mü mırıldansam bizim oralardan". Ama bizim oralar diye bi yer de yok ki! Neresi yani; Arnavutya olabilir mi, ya da yeni keşfimiz Akköy? Akköy'ün türküsü var mı ki? Delisi çok ama türküsü olduğunu sanmıyorum... Moz'a söylesek bizim köye de bi türkü yakar mı en acılısından? :PP
Fazla sulandırmadan konuya dönüyorum... Önce Moz girdi kanıma; "to me you are a work of art" dedi... Sonra da devam etti "and I'd give you my heart, that's if I had any"... "Evet" dedim ben de "aynen öyle!"
Ama bitmedi, devam etti yakınmaya; "Every day I play a sad game called, In the future when all’s well, Living longer than I had intended, Something must have gone right"... "Eyvallah hocam" dedim, ne diyebilirdim, haklıydı.
"Zaten" diye sürdürdü serenatını(!), "there's no such thing in life as normal"...
"He ya" dedim başımı hararetle sallayarak. "Hangimiz normaliz ki?" diye sordum. Başını yana eğdi, o çapkın, yamuk gülüşünü bahşetti gamzelerini çıkararak. Maviş gözleri parlıyordu bakarken. Eridim bittim, "ama ama you have killed me be Morrissey!" dedim. "Olur öyle bazen, takma sen, I forgive you" dedi o da. Vedalaşıp ayrıldık.
Tam Thom Yorke'a dert yanacaktım ki (bak Moz bana ne eyledi gibisinden) baktım Jeff yok ortalarda! "E hani nerde?" dedim, sıkılmış gitmiş meğersem. Ama bence kıskanmış da olabilir, bilmiyorum. Öte tarafta işler karışıkmış zaten, huriler de rahat bırakmıyorumuş. "Neyse" dedim, "yine biz kaldığımız yere dönelim." Başını salladı Thom ve bıkkınlıkla söylendi, "no alarmas and no surprises please, just get me outta here!" Tamam anacım, gidelim, gidelim de nereye!
"Hiçbi yere gidemezsiniz!" diye bi ses gürledi. Bi de baktım Ed gelmiş! Evet Vedder olan, Pearl Jam hani. "I am mine!" dedi önce, sonra azıttı, "hatta hatta kız da benim hüleynn!" Güldüm ben de, "deli misin ayol! herkes bize bakıyo" dedim. Hakikaten de öyleydi, ben bu satırları yazana kadar cümle alemin rockçısı, çalgıcısı oraya toplanmıştı. Hepsinin elinde bişi, çalıp söyleyip eyleşiyorlardı. Gavin geldi yanımıza (Rosedale olan), "arkadaşlar," dedi, "silence is not the way, we need to talk about it." "Ha...tir ordan lan düdük!" diye bağırdı Robert (Smith olan değil, Del Naja olan, hani Massive Attack'ten, yoksa Cure'deki Robert küfretmez böle), çok kızgındı ve kızgın bi İngiliz dilini tutamazdı. Ben kavga çıkmasın diye araya girdim. Robert'ı aldım köşeye çektim, "bak bu böle olmaz" dedim. Hak verdi, "Ama napiim," dedi, "you are my angel, come from above, to bring me love..."
"Oooy oy!" dedim, "napıcam ben sizinle?!" Yatakta öbür yana döndüm, bi de baktım kıçım açıkta kalmış! Uyandım, yorganı başıma çektim, bi Ayetel Kürsi okudum, hepsi gitmişti... ;))

Perşembe, Kasım 30, 2006

motorrr!

Gündem köftesi yine üzerinize bomba gibi düşmeye, kıymalarını etrafa saçmaya devam ediyor sevgili okur! Baktım, gördüm ki; yazının içinde bazı kelimeleri kullanmak acayip reklam yapıyor, özellikle arama motorlarında yazıyı adeta bir "top ten"e taşıyor! Bakınız "motor" dedim ve hemen birkaç kişi dönüp baktı bile :PP

Şindik biraz da gündeme çemkirelim, sihirli kelimelerimizi söyleyelim... Papa... Benedikt... motor (ay bunu sölemiştim daha önce :P)... patrikhane... ekümenik... AB... motor (:P)... Pepe... Acarlar... hortumun motoru... şike... Fenerbahçe... motor (:P)... ABD'de PKK lehine yargıç kararı... motor, motor, motor... popo, popo, popo!!!

Yani sayın okur, buradan şunu anlıyoruz; gündemi "motor"lar işgal etmiş! Dahili ve harici "popo"lar bizi çevrelemiş, etrafımız sarılmış! Ama olsun, Popo Benedikt de bize sarıldı, Türk bayrağı salladı, Türkçe dua etti, sonra Rum Patrik'ine "Ekümenik" dedi. Daha ne yapsın adamcağız, bir tek "Ortodoks Konstantinopol Kilisesi-Devleti" demediği kaldı, e o da yakında olur, sabırsızlanmayın! Üstelik AB yolunu açtı bize koskoca "Pop!", gerçi şehir içi yolları da kapadı aynı zamanda, trafik ...mıza ...tı ama olsun, ne demek, bizim için küçük motorlar için büyük bir adım! Zavallı bazı motorlar da (örn: Ahmet Hakan köşe motoru) "nolcek ki anacım ya bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler, bırakınız vatanımızı elimizden alsınlar" şeklinde bir laissez-faire ağzıyla konuya ışık(!) getiriyor, e alkışlamak lazım tabe! Ama biz yine de sinirlenmeyelim sevgili okur, bakın ben kızıyor muyum? Avcumun kaşınması birilerini dövmek istediğimden değil (onun için Nişantaşı kafelerinde takılmak lazım, o da yemiyo valla, paraaa yok!), doktor dedi, uyuz olmuşum ondan kaşınıyomuş avcum!!!

Neyse efenim, ben sizleri daha fazla kışkırtmadan yorumu canımız kanımız biricik ustamız Emin Çölaşan'a bırakıyorum yine. (Valla Ankara'da olsam gidip yapışacağım adama "nolur beni çırağınız olarak alın, etim de kemiğim de sizin olsun, nolur beni yetiştirin adam edin!" diye ehehe)

Papa bayramı

Esenlikler dilerim sefkili okur, sağlıcakla kalın ;)

Pazartesi, Kasım 27, 2006

antenle oynamayınız!

Yapabilirim, evet pekala yapabilirim. Ben de herkeşler gibi canım ciğerim-iki gözüm blog'umu "şahsi menfaat" ve "şahane bunalım"larım için kullanabilir, bu güzide oluşumu kendi kaprislerime alet edebilirim. Yapabilirim canım, hatta yapıyorum, yaptım gitti ayol!!!

Darım darım darlanmalar ve kasım kasım (sahi hangi aydayız biz?!) kasılmalar arasında baktım çemkircek mercii bulamıyorum, dedim ben de "canım ciğerim-iki gözüm blog'um ne güne duruyor?" ve ardından da höykürdüm, "ey can-ciğer-iki göz blog! ben seni yemedim yedirdim-yalan-, içmedim içirdim, giymedim giydirdim-bak bu dooru- ve bugünler için yetiştirmedim mi?! ektiklerimi biçme yani bir nevi payback-blog ingilizce de biliyo ya- zamanıdır, vakit hayırlı evlat olup anaya bi bardak soğuk su getirme vaktidir!"

Ve fekat üzerine bi bardak soğuk su içmelerle geçecek cinsten bir bunaltı, bir yenilgi, bir bişii değildir sevgili okur! Hayır yani, blog evlatlığını yapıyor, bi dediğimi iki etmiyo, o ayrı mesele de... Ben o "bi"yi bi diyemiyorum ki! Değil "bi", ağzımı açasım yok, Allah sizi inandırsın. Sırf o mu; hiçbişicikler yapasım yok. Bir nevi sıtkın sıyrılma vak'ası... sıtkı bir kimdir, vakvaklar neden öter; bunlar da yanına kar kalan sorular tabe... töbe töbe...

Şimdi diyceksiniz "bu kız niye saçmalıyor? biri şunun ilacını versin, iğnesini yapıp uyutsun" diye... Haklısınız anacım, ne diyiim? Siz de açıverin bi blog, satın derdinizi tasanızı o tezgahta, ooh siz sağ ben selamet!

Ama yok, bu darlanmanın böle geçeceği yok! Şimdi ben sırf rahatlama amaçlı olarak buraya aklıma gelen, canımı sıkan abuk sabuk kelimeler yazacağım. Sırf kendimi eğlemek için ha, yanlış anlamayın. Ve eğer çok kasacaksa yazının bundan sonraki bölümünü okumayın. Bu uyarıyı da Sağlık Bakanlığı'nın ve Bakırköy'deki o amcaların zoruyla yaptım, belirteyim. Ayrıca alıcınızın -ay yoksa verici miydi o- ayarıyla oynamayınız!

Erasure... havan batsın... lüzumsuz... ahile... topak... yumak... kuduz... salak... bilen bilir... sus payı... dırdır... lost... kalem... kitap... klavye... saman ye... fidelity... fidel... küba... uzay... zaman... yok... yol... uzun... mana... dana... trajedi... komedi... gereksiz... edepsiz... zzzzz dıt!

Salı, Kasım 21, 2006

düğün köftesi


Aşkım bi'tanem Banuşum evlendi! O artık evli barklı, başı bağlı bi kadın :P

Efenim; nikahladık, bohçaladık, düğün yimeeni yidik, bol bol güldük eğlendik, masa üstlerinde dans ettik, göbecikler attık, ağlamamak için kendimizi zor tuttuk ama en sonunda kızımızı Alanya'lara gelin verdik...

Öncelikle genç çiftimize ömür boyu mutluluklar, bi yastıkta kocamalar ve boy boy bebeler diliyoruz, Allah daim etsin canlarım ;)

Sonra da şunu ekleyeyim; ben eniştemi pek bi sevdim, görümceler, görümböcekler, kaynanalar, aman efendim hepsi pek bir tatlı, pek bir şeker! İyi ki vermişiz kızımızı; hem aileye yeni canlar katıldı, hem de bize yeni kapı çıktı Alanya'larda ehehe ;P

Düğünden derlemelere gelirsek;

1. Ablacım çok güzel bir gelin oldu; saç-makyaj harikaydı. Ben ki gelinlik sevmem, onunkine hayran kaldım (Maaşallah), Hatçecim görse o da aynından isterdi :P

2. Damat, gelin, kaynana(2si de) ve baldız gripti, dopinglerle anca ayakta duruyorlardı. Yine de helal olsun, hiçbir şarkıda oturmadılar, pisti inlettiler Evelallah :)

3. Düğün yemeği için gittiğimiz yerde haftaiçi Soner Arıca program yapıyormuş ve o gün programı olmamasına rağmen oradaydı, bizimkileri gelin-damat görünce çıktı sahneye, acayip eğlendirdi, sağolsun valla :))

4. Ben bütün gün on santim topuklarla zıplayıp durdum, dans ederken sonunda dayanamayıp çıkardım ayakkabıları; Selçin the Görümce de aynı şekilde, karşılıklı attık gübecikleri ;PP

5. Bi ara sahneyi ele geçirme planları yapmadım değil, mikrofon görünce dayanamıyorum ama Allah'tan görümböcekler (Banuşun kayınbiraderleri yani) zamanında yetişip tuttular ;))

6. Nikah şekeri yerine deniz kabuklu anahtarlıklar dağıtıldı, ki bence süper fikirdi. Yanında şeker de verselerdi tam süper olacaktı :)) (Hilal'in maili beni yardı bu arada, Gaffur'lu olan ehiehiehi)

7. Saçlarımı kendim yapacam diye inat edip kaskatı jöleyle tuhaf şekillere soktum ama değdi; gecenin sonunda, yani yaklaşık 14 saat ve o kadar ter, çekiştirme ve zıplamadan sonra hala taş gibi bozulmadan duruyordu valla (taş gibi teşbih değildir, sahici taş, kaskatı yane :P) Helal olsun bana ;P

İşte düğünün ufak özeti böyle canlarım; nice düğünlerde yine birlikte olmak üzzre hoşçakalın ;)

Bu arada tatlılar tatlısı çiftimize tekrar mutluluklar diliyor, onları en kocamanından öpüyoruss efenim. Yeni yuvalarında onları en kısa zamanda rahatsız edeceğizdir ;))

Banu'ya not: Nikahına beniii çağır sefkiliiim istersen şahidiin olurum seniiin!!! Muck anacım ;PPP

Cuma, Kasım 17, 2006

Gündem köftesi

Pek sefkili köftelerim, sayın okurlarım, canım kuzucuklarım!
Bugünkü fırçama başlamadan önce sizlere birkaç gündem maddesi sunmak istiyorum (aydınlatmacı bir kişilikim ya!) Şu linklerden takip ediniz lütfen, bir tık bir beyin kurtarır unutmayın ;)

Emin Çölaşan'ın yazısı

Müşküle demokrasisi

Meclis poligonu

Şura mı şıra mı?

Brokoli büyüsü

Botaş intiharı

Şimdi bir toparlayalım;

Hükümet almış başını gidiyor, yarın ne olacağımız meçhul... Hal böyleyken ne devlete, ne de başındakilere güven kalmadı... Ekonomi gibi, siyaset, toplum ve kültür de çürüme altında... Peki ne yapmalı?

Muhtara kızıp delileri köy azası seçerek demokrasi dersi veren Müşküle Köylüleri gibi biz de birilerine kızıp delileri mi seçsek başa acaba? Ne biliyorsunuz belki işe yarar, hem ilk ben aday olurum zaten ;))

Yoksa, Endonezyalı büyücüler gibi (ki bizim hacılarımız hocalarımız daha iyi üfürürler, nefesleri kuvvetlidir Evelallah!) biz de okuyup üfleyip brokoliden medet mi umsak? Ben hani şu geçen yıllarda sahaya okuduğu büyüyle Fenerbahçe'yi şampiyon yapan hoca amcayı çağıralım diyorum, Fener bile şampiyon olduysa bizim brokoli ohooooo ;))

Cumartesi, Kasım 11, 2006

nightwatcher


"I'm looking for a man," demiş Diogenes; ya da ben öyle hatırlıyorum ve üzücü olan şu ki, Political Thought dersinden hatırladığım tek şey de bu :PP

Ancak o "adam gibi bir adam" ararken elinde fener, bunu gündüz gözü yapıyordu. Biz ise, şu yaşadığımız Karanlık Çağ'da (evet evet Dark Ages geri geldi kardeşlerim) "insan gibi insan"ı arıyoruz. Bulup bulamadığımız ya da bulabileceğimiz belli değil. Ama her gün yeniden deniyoruz; elimizde fener, aynaya bakmaktan korkarak. Kimbilir belki de aynada aksimizi görememektir korktuğumuz ;)

Resim: DA'da Kassandra_Cassie'den...

Pazar, Kasım 05, 2006

İstiklal Marşı

Bana gelen bir mail'den alıntılıyorum, okurken tüylerim diken diken oldu. Böyle şeyleri duyup okuduktan sonra bu vahşete neden olanlara olan nefretim atıyor, ettiğim beddualar katlanıyor. Hala bu pisliklere arka çıkanlara, AB ve Amerika'nın kölesi, köpeği olmaya devam edenlere duyurulur; işte biz böyle bir milletiz...

Hakan Evrensel emekli bir subaydır.Güneydoğu Anadolu'da terörle mücadele etmiştir.Evrensel daha sonra istifa ederek, Güneydoğu Öyküleri-1,2,3 adlı üç kitap yayınlamıştır. Bu kitapta subay, doktor, hakim, savcı, er Güneydoğu Anadolu'da emperyalizmin işbirlikçisi PKK'ya karşı mücadele edenlerin mücadele anıları anlatılır. Üç kitap da defalarca basılmıştır. Şimdi üç cilt bir arada "Güneydoğu Öyküleri" adı ile yayınlandı. Oğullarının yiğitliğini anlamak isteyen bir milletin okuması gereken bir kitaptır Evrensel'in kitabı. Bütün kitapçılarda bulmak mümkün. Size bu kitaptan bir hakimin anılarını aktarmak istiyorum. Güneydoğu'nun küçük bir ilçesinde görev yapan hakim, ilçe dışındaki lojmanından görünen karakolun bir gecesini şöyle anlatır:

Lojmanımızın balkonundan o karakol görünürdü. Yaklaşık bir aydır her istihbarat kaynağından karakolun basılacağı haberi geliyordu. Üstelik baskının şimdiye kadar yapılanlardan çok daha büyük olacağı söyleniyordu. Yakın birliklerden timler getirildi, karakolun etrafına mayınlar döşendi, ağır silahlarla takviyeler yapıldı ve baskın beklenmeye başlandı. En son gelen istihbaratta baskının saati ve baskına katılacak terörist sayısı bile veriliyordu. 22:10, 500 terörist. Karakol o gün basılmadı. Bir gün sonra, bildirilen saatte cehennem başladı. Balkonumuzdan izlediğim dehşet dolu manzarada, daire haline gelmiş teröristlerin dairenin ortasına, gecenin karanlığında ateşleri parıldayan silahları ateşlediklerini görüyordum. Karakolun havan ve roket mermilerinin patladığı yerde olduğunu biliyorduk. Tam anlamıyla çember içine almışlardı. Lojmandan ayrılıp doğruca jandarmanın binasına gittik. Karakolun merkezi telsizle sürekli timlerden durumlarını bildirmelerini istiyor; dış emniyette bulunan timler de bu çağrılara cevap veriyor, havan ve uçaksavar ateşi istedikleri yerleri de tarif ediyorlardı. Bir süre sonra telsiz konuşmaları, timlerden birinin üzerine yoğunlaştı. Timden bir türlü cevap alınamıyordu. Üst üste, defalarca çağrı yapılıyor ancak bir türlü timle irtibata geçilemiyordu. Konuşmaları takip eden askerler timden ümitlerini kesmişlerdi. Ama bir yandan da çağrılar devam ediyordu. Bir saat kadar sonra, telsizden bitkin bir ses duyuldu: "Yaralılarım var, yaralılarımı alın." Tüylerimiz diken diken olmuştu. Hemen cevap verildi. "Tamam Suat 3, sakin olun, az sonra birlik çıkacak." İlk yaralı haberi, bu saatlerdir aranan timden gelmişti. Tim komutanı konuşurken arkadan silah sesleri duyuluyordu. Herkes bu sözler üzerine yorum yapıyordu. Telsizin başındaki tim komutanlarından biri bu timde şehit olduğundan emindi. Merkezden tekrar çağrı yapıldı. "Suat 3, irtibati kesme. Sakin olun!" Cevapta bir değişiklik olmadı: "Yaralılarım var.K an kaybediyorlar. Yaralılarımı alın!" Ve tam bir buçuk saat, beşer dakika arayla Suat 3 kodlu timle muhabere aynen bu sözlerle sürdü : "Yaralılarımı alın" "Sakin olun, geliyoruz." Hepimiz o time kimsenin yardıma gidemeyeceğini çok iyi biliyorduk. Karakola düşen mermi sayısında azalma olmuyor, aksine, takviye alan teröristler baskının şiddetini gittikçe arttırıyorlardı. Kimsenin değil karakolun dışına çıkmak, mevzi değiştirebilecek fırsatı dahi olmadığı apaçıktı. Bir süre sonra, Suat 3'ün telsizinden hırs dolu kelimelerini işittik: "Hemen gelip yaralılarımı almazsanız, karakola dönüp bölüğü tarayacağım." Hepimiz şok olmuştuk. Hemen tabur komutanı devreye girdi. Hemen hemen aynı sözcüklerle tim komutanına sakin olma çağrısı yaptı. Ama işe yaramıyordu. Tim komutanı "Yaralılarımı alın!" dışında başka bir şey demiyordu. Tabur komutanının da telsizi bırakmasıyla, bir saat kadar daha tim komutanından ses çıkmadı. Birer dakika arayla yapılan yoğun çağrılara cevap vermedi. Hepimiz tim komutanının da şehit olduğunu düşünüyorduk. İçim burkuluyor, başım dönüyor, tanık olduğum bu anlardan nefret ediyordum. Telsizin başına tim komutanının okuldan devre arkadaşı geldi. Son bir ümitle eline mikrofonu alıp, cevap beklemeden, telsizin kodlarını da kullanmadan, konuşmaya başladı: "Devrem ben Hüseyin. Geçmiş olsun devrem. Biraz daha dayan olur mu? Bak destek timleri yola çıktı. Sana doğru geliyorlar. Devrem aman pes etme olur mu?" Telsizin mandalını bırakıp beklemeye başladı. Hepimiz Motorola marka, duvara monteli telsiz cihazının hoparlör kısmına gözlerimizi dikmiş bekliyorduk. Ve konuştu : "Devrem, bölük komutanı nerde?" Hepimiz derin bir "Oh!" çektik. Telsizden, "İzinde devrem" yanıtı verildi. Suat 3 artık tükenen bir sesle konuşmayı sürdürdü: "Ne olur yaralılarımı alın. Ben de yaralıyım." O ana kadar kendisinin de yaralı olduğunu söylememişti. Hepimiz donup kalmıştık. Telsizin başındaki devre arkadaşı da bu sözü üzerine mikrofonu fırlatto ve odadan çıktı. Ben kapının hemen eşiğinde ayakta duruyor, duyduklarım ve gördüklerimle bir tarihe tanıklık ettiğimi düşünüyordum. "Ben de yaralıyım" dan sonra yine ses kesildi. Sabaha kadar hiç konuşmadı. Yüzlerce kez yapılan çağrılara cevap vermedi. Artık onun şehit olduğuna ben de inanmıştım. Gün ağarırken hepimiz yorgun düşmüş, telsizden yapılan "Suat 3, Konuşan Suat, cevap ver!"çağrısından bıkmış halde bir köşede yığılmışken, birden telsizin mandalına basıldığını fark ettik. Telsizden silah sesleri geliyordu. Ve 10-15 saniye sonra hayatım boyunca unutamayacağım bir İstiklal Marşı dinlemeye başladım. Mandala sürekli basıldığı için bütün telsizlerin konuşma imkanı durmuştu. Çatışmanın altında yaralı bir tim komutanının, makamıyla söylediği İstiklal Marşı'nı dinliyordum. Gözlerim dolmuştu. O ana kadar duyduğum en güzel İstiklal Marşı'ydı. Birinci dörtlüğü bitirdi. İkinci dörtlükte sesi çatallaştı. Kelimeler uzadı. Ama marşı söylemeyi bırakmadı. Bozuk bir ses tonuyla, kendini zorlayarak okumaya devam etti. Marşı bitirdiğinde ben de bitmiştim. Hemen orayı terk ettim. Bir daha onun sesini hiç duymadım. Toplam 22 şehidin verildiği o baskın gecesinde, vücuduna saplanmış 7 merminin acısıyla söylediği İstiklal Marşı'nı ruhuma işleten tim komutanının ölmediğine ise hala inanamıyorum...

Hakimin anıları burada sona eriyor. İşte benim Türk subayından anladığım budur. Vücudunda yedi mermi olduğu halde makamı ile İstiklal Marşı söyleyen adamdır. Okuyun ve bu vatan için kanlarını akıtan kahramanlarımızla övünün, gururlanın...

Cuma, Ekim 27, 2006

SuluKöfte SiyahKahve'de


Ey ulu Kafeinin güzide bağımlıları! Ya da sadece Köftenin tiryakileri! ;PP

Canınız, kanınız, biricik SuluKöfteniz'in güzide öyküleri, dehşet hikayeleri artık SiyahKahve adlı edebiyat sitesinde! Hayırlı, uğurlu olsun; okuyanı bol olsun! :))

Açılışı "Mimik Avcısı" ile yaptım, ilerleyen günlerde umarım öteki hikayelerim de yer bulacaktır. Siz iyisi mi kahve tiryakisi olmaya devam edin; SiyahKahve 'yi ziyaret etmeyi, aman ha Kahvüst 'e de uğramayı ihmal etmeyin. Benim olduğu kadar arkadaşlarımın da hikayeleriyle iyi vakit geçirin. Ne demişler; bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır ama siz sakın arayı uzatmayın ;)

Ayrıca link "Bağım Bağım Bağlanın E Mi!" adlı güzide bölüme de konmuştur :)

Not: Resim başka bir siteden araktır :)) Reklamını yapmanın alemi yoktur :PP

Perşembe, Ekim 26, 2006

think before you act!


Sevgili kuzucuklarım, sayın zıpzıplarım! Malum bayram bitti, tatil kısa sürdü, köfteniz göreve geri döndü. Rehaveti üstümüzden atıp kasveti geri çağıralım ne dersiniz? Hani negatif bi insanmışız ya! :PP

Bugünkü gündem maddesi sevgili Güzin Abla'nın köşesinden... Benim de birkaç gün önce duyup dehşete düştüğüm bir konu; üstelik kimseciklerin haberi yok, daha doğrusu kimseciklerden saklanan, yine samanaltı edilen bir konu... Buyrun burdan yakın...


"Efendim, her fırsatta ahlaktan, faziletten, ailenin kutsallığından, ahlaki değerlerimizden söz etmekte olan hükümetimizin sayın AKP’li üyelerinden bir bölümü yeni bir yasa tasarısını gündeme getiriyorlar.

Tasarıda eğer kabul edilirse, bundan böyle "cinsel taciz, 18 yaşından küçüklere yönelik ırza geçme, bu çocuklarla cinsel ilişki kurma, imam nikahıyla birden fazla evlenme, zorla çocuk düşürtme" gibi suçlar ve daha bir çok akıl almaz suç, suç olmaktan çıkarılacak. Yani isteyen istediğine tecavüz edebilecek, sokakta yürüyen bir küçük kızı kaçırıp cinsel ilişki kurulabilecek, isteyen erkek istediği kadar kadınla imam nikahıyla evlilik yapabilecek. Kadınların da gıkı bile çıkamayacak.

Düşünebiliyor musunuz? Ve bunu, kadınları, kızları ahlaki açıdan korumaya almakla övünen, namus kavramını her şeyin üstünde tuttuğunu ileri süren bir partinin üyeleri meclise sunuyor, yasallaşmasını istiyorlar. "

Bilenler bilmeyenlere, duyanlar duymayanlara anlatsın. Bu saçmalıklara artık bir dur diyelim. Tabii işinize gelirse...

Pazartesi, Ekim 23, 2006

İyi Bayramlar

Herkesin mübarek Ramazan Bayramı kutlu olsun... Geçen bayram da olduğu gibi bu bayramı da "işte efenim, şekeriniz bol olsun, cepleriniz harçlıkla dolsun bıdır bıdır" cinsinden türlü sululuklarla geçirmeyi dilerdim -ki bir yanım hala acayip sulanmakta :P- Lakin uzun zamandır içimde birikenler ve özellikle son günlerdeki gerginlikler nedeniyle içim el vermiyor kakarakikiri yapmaya... Bir millet çürüyüp gidiyor, halk burnunun dibindekileri göremiyor, görenler susuyor, meydan çapulculara satılmışlara kalıyor, gençtir diye umutla baktıklarımız salaklıklarıyla hayrete düşürüyor... Evet, bunlar da oluyor... Hem de daha neler neler oluyor... Biraz suya sabuna dokunan bir yazı hazırlayacaktım ama bayram telaşına denk geldi. Umarım en kısa zamanda toparlarım birşeyler. Şimdilik yine hep o bildiğiniz köfte gibi yapıp bayramda eve gelen misafir çocukların beni nasıl uğraştırdıklarından, şebek ettiklerinden -daha şebek olabilir miyim konulu panel bkz. geçmiş bayramlar :P- ve benim girdiğim tatlı ve yaprak sarma krizlerinden bahsedeyim... Aaa durun biraz, bahsettim bile -bkz. umutlar ölür ama sululuk asla! :))- Tamam tamam, ağlaşmayın, fazla canınızı yakmayacağım, mide fesadı geçirmeden sizleri salacağım... Aaa durun biraz, saldım bile! ;))

Öpüldünüzzz...

Çarşamba, Ekim 11, 2006

yeni bölüm

Yeni yine yeniden... Eğer blog'u iyi takip eden akıllı ve de sağlıklı kitledenseniz şu soldaki sidebar'da meydana gelen değişiklikleri de ben söylemeden-sormadan bilecek şanslı azınlıktansınız demektir yavrucuklarım ;) O yüzden bu duyuruyu kaale almayabilirsiniz -- yok ya! hele bi kaale almayın bakın noluyo! ben onu sizi denemek için söledim bi kere niahahah kananlar ayağa kalksın ceza vercem :PP-- Neyse efenim, işte son yenilik; hani ben deviantart'ist oldum ya -- iyi halt ettim-- onun içindir ki bi kıyak yapıp reklama gireyim dedim. Bakın şimdi; sola gidin, gidin gidin iyice gidin yanaşın sidebar'a. Sonra aşağı doğru inmeye başlayın, mouse'unuz kayıp gitsin ipek gibi --hahayt!-- işte orada; hakkımda'dan, veni vidi'den, bağım bağım'lardan --ki orada da bir adet DA linki var bana ait, her taşın altından çıkıyom şerefsizim :PP-- geçmişlerden, mazilerden soora bi "bişii mi demiştin" köşesi görceksiniz. Hah işte onu geçince, bakkaldan sonraki ilk sokakta solda göreceksini DeviantArt bölümünü... Orada DA'deki en yeni sanat eserlerini bulabilir, alttaki linkten de bana, biricik suluköftenize, DA'de ulaşabilirsiniz. Gönül isterdi ki buraya paste edilen işler benimkiler olsun ama öylesi sadece subscriber'lara mahsusmuş --onlar kim demeyin, valla ben de bilmiyom ama bi elime geçirirsem çekecekleri var!-- O yüzdendir ki kuzucuklarım, bi zahmet linke tıklayacaksınız, en yeni ve en cici sululuklara maruz kalacaksınız. Duyuruma burada son verirken hepinizi gözlerinizden öper, esenlikler diler, nice postlarda biraraya gelmek üzere arkanızdan tas tas sular dökerim ;PPP

Cuma, Ekim 06, 2006

deviantart olayı

Flaş Flaş Flaş!!!

Arkadaşlar bugün itibariyle ben de bir DeviantArt'ist (:P) olmuş bulunuyorum, duyduk duymadık demeyin, ziyaret edin beklemeyin, commentlerinizden mahrum etmeyin ;)

http://sulukofte.deviantart.com/ nam-ı diğer; SuluKöfte'nin DeviantArt olayı!