Perşembe, Mart 29, 2007

Anketörköfte

İlkokulda anket defterleri alır, sonra da alakalı alakasız herkese yazdırırdık anı olsun diye (anı defterleri de vardı ayrı olarak). Aptal saptal sorulara abuk sabuk yanıtlar verirdik; yok efendim en sevdiğin renk, en büyük hayalin vs. vs. Ben de dedim ki, ben daha aptalını yazarım kardeşim! İnanmıyorsanız, bakın görün cık cık cık...
.
Adınız:
Sulu Köfte
Yaşınız:
Yirmiikibuçuk :)
İşiniz:
Boşboşoturupokuyanbuaradadayazmayaçalışanparttimeinsanfulltimeköşeminderi
Hobileriniz:
Hobim yok. Yaşamak benim için hobi gibi zaten. Yok lan fobi miydi o?
Fobileriniz:
Evden dışarı çıkmak. Bu aralar acayip korkuyorum, aklım çıkıyor sokağa çıkmak zorunda kalacağım diye. Evimde sıcak sıcak oturayım, rahatıma bakayım, kimseyle muhatap olmayayım istiyorum. İnsan görünce ödüm patlıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Benimle karşılaşan insanlarda da beni görme fobisi başlıyormuş sonradan, diyenlerin yalancısıyım.
En sevdiğiniz özelliğiniz:
Her yerim. Ay pardon, o başka soruydu kehkehkeh... Cevaplıyorum; sululuğum tabii ki. Bayılıyorum sulu bi insan olmama. Şakır şakırım valla, su gibi aziz olayım hahayt! Bu arada kuruyup gitmekten de acayip korkuyorum, bunu da fobilere yazabilir miyiz? Kuraklık fobisi var bende, küresel ısıncam diye aklım çıkıyor.
En sevmediğiniz özelliğiniz:
Yok öyle bişey! Şaka lan, var tabii. Nefret ediyorum kendimden, Allah beni bildiği gibi yapsın! İşte sevmediğim özelliğim bu; kendime çok kötü davranıyorum. Şiddet uyguluyorum kendime, ağzımı burnumu kırıyorum. Geçen komşular zor aldılar elimden de karakolluk olduk. Komiser amca acıdı da barıştırdı, yoksa küstüydüm ben kendime. Ama şimdi iyi aramız. Canım ben lan!
En güçlü yönünüz:
Pazularım. Şaka yapmıyorum; pazu, pazı? her neyse işte, ondan var bende. Böle sıkınca kolumu çıkıyor ortaya yumurta gibi. Çok hoş lan. Bi de çenem çok kuvvetlidir benim, on kaplan gücünde ısırabiliyorum, ısırdım mı da koparıyorum acımıyorum. Bununla beraber, aşılarımın tam olduğunu da belirtmek isterim, korkmayınız.
En büyük zaafınız:
Peluş oyuncaklar. Özellikle de ayı olanları. Ayıların da özellikle küçük olanları. Onlara dayanamıyorum. Gördüğüm yerde yapışıyorum, bırakmıyorum. Almak zorunda kalıyorum. Seviyorum, okşuyorum, mıncıklıyorum. O zaman kendimi çok iyi hissediyorum. Bu illetten kurtulamıyorum.
En büyük hayaliniz:
Akşam Prison Break var, onu izlemek. İzlerken kurcam en büyük hayalimi niahaha!
Gelecek planlarınız:
Ben gelecek planı yapmıyorum, bence çok saçma. Asıl geçmiş planı yapmak lazım bence. Mesela ben geçmişte evlenip biri kız, biri erkek iki çocuk doğurmuşum. Adlarını Haydari ile Şöbiyet koymuşum. Kocam bankacıymış, borsada para batırınca boşanmışız. Ben televizyonda yemek programı sunuyormuşum gibi gibi...
En sevdiğiniz renk:
Bunu sorma demedim mi lan ben! İçinde mor parçacıkları olan ama kırmızıya da çalan turuncu benekli mavi ekoseli fuşya rengini seviyorum var mı!
En sevdiğiniz yemek:
Bu da soru değil! Hangisini sevmiyorsun desen bi derece... Ama şöle söyliim; yayla çorbası üstüne kaşarlı dürüm döner sonrası mantı, sonrası yaprak sarma, sonrası kısır, yanına patates kızartması, ardından tatlı olarak menüdekilerin hepsi :)
Yakında öleceğinizi bilseniz ne yapardınız?
Yatıp uyurum töbe töbe! Ne yapçam, her zaman ne yapıyorsam onu. Yani maksimum tembellik, rahatlık, sululuk vs. Öbür tarafta ne olacağımız belli mi anacım! Bi de ben öyle "yok herkese veda ederim, sevdiklerime onları sevdiğimi söylerim" saçmalığına inanmıyorum. Hayvan şimdi mi geldi aklın başına! Sonradan sevmekle olmaz, yiyosa yaşarken sölesene!
Ölümsüz olsanız ne yapardınız?
Oturur ağlardım, sonra da yatar uyurdum. Ne lan bu, bi öl geber, bi vazgeçtim yok ölümsüz ol! Dalga mı geçiyonuz insanla!
İdealinizdeki erkek:
Aha işte benim konum! Yok öyle bişi! Yani var da, yaşamıyo. Denedim; Mel Gibson'ın gözleri, Johnny Depp'in dudakları, Bruce Willis'in gamzesi, Josh Hartnett'in sağ kulak memesi, Ewan McGregor'ın serçe parmağı, bilmemkimin topukları falan derken öyle yedek parçalardan oluşan elden düşme bi adam yaptık arkadaşlarla, yatırdık masaya, verdik elektiriği de ama canlanmadı. Çok da yazık oldu aslında, o kadar parça heba oldu. Adını da Frank koymuştuk oysa ki, çok tatlıydı ama kısmet değilmiş.
Bu anket defterinin sahibine son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Var tabii. Allah akıl fikir versin! Bi de akşam eve gelirken ekmek almayı unutmasın. Bitti.

Pazartesi, Mart 26, 2007

bu da olacağmış!


İşte sonunda bu da oldu; bir "Wanted" oldum :P sefkili glassgiant.com sağolsun, istediğiniz her şekle girebiliyor, istediğinizi her şekle sokabiliyorsunuz. Buyrun ziyaret edin, çok eğleneceksiniz. Mass destruction'dan hükümlü bu hatunun sözünü dinleyin derim ben, 5000 dolar da azmış ama neyse artık :PP

Perşembe, Mart 22, 2007

Salı, Mart 13, 2007

the reason

you were the reason for me once...
a reason to smile
a reason to go on
and a reason to hope
but I was always a realist
despite the fucked up imagination I had
and all the efforts you made
I knew my place
and it couldn't last
so here I am
a reason for depression
a reason for you
and a reason for me
a reason to let go...
*
who knew?

Cumartesi, Şubat 24, 2007

R.I.P.


Bebeğim, kuzum, canımıniçi... Bu sabah sessiz sedasız bizden ayrıldı... Gitti... Buz gibi bedenini son bir kez daha sevdim, her zaman soğuk olan burnuna dokunup veda ettim... Şimdi evde de, içimde de bir boşluk var. Ve ona ait olan o yer hep boş kalacak. Çok ama çok özleyeceğim bitanemi...
.
Seni çok seviyorum "ma cherié", çok...

Cumartesi, Şubat 17, 2007

fluffy is dead now sweety


"Bana en büyük düşman yine benim" diye büyük bir lafla yapayım girişi ki okura kıyak olsun ;) Başlık da, bu büyük laf da çok da kişisel ve içten gelen bir şey değil aslında. Fluffy aylar önce sokakta bir köpeğin kovalaması sonucu bir arabanın altında kalan ve yolda can çekişip ölen bir sokak kedisine taktığım isim. En büyük düşmanım ise... E daha önce de söyledim. Benim.
.
Konuya şurdan girecektim ama kulağı ters taraftan tutma misali strateji şaşırdım, affedin :P Asılo mesele şu; bu aralar kendimle çok başbaşa kaldım. Şikayetçi değilim yanlış anlamayın, fakat bir süre sonra arızaya bağlanıp abidik gubidik felsefeler yapmaya başlayabiliyorsunuz; ki çok tehlikeli aman evlerden ırak ;P
.
İşte ta oralardan geldiğim nokta şu; kendi kendimize engeller koyuyoruz, sansürler uyguluyoruz ve kendimizi önce biz durduruyoruz; baltalıyoruz. Zamanı, yaşamı, enerjiyi, bedenimizi, ruhumuzu, başkalarını, çevreyi, etraftaki herşeyi hoyratça kullanıyoruz. Sonra da "ya niye böyle oldu?" diye salak salak bakakalıyoruz. Yalan mı?! ;P
.
Demeden geçemeyeceğim; "Cheers Darlin'" çaldı ahan da demincek, pek bir sevindirik-melankolik oldum. İyi geldi ;)
.
Ama asıl demek istediğim; yazık ediyoruz. Kendimize, çevremize, herkese ve herşeye... Yapmayın, yapmayalım. Durduğumuz anda dürtükleyelim kendimizi, çimdirelim yine birbirimizi ve yeniden başlayalım, sansürsüz yaşayalım.
.
Buraya nerden geldiğimi unutmuştum ya hatırladım şimdi ayol :P Bu blogu ilk açtığımda, yazmaya başladığımda kimsecikler bilmiyordu ve kimseciklerin haberi yoktu. İşte o zaman daha özgürdüm sanki. İstediğimi, istediğim gibi yazıyordum; kementmiş, peycviewmiş umursamıyordum. Tabii aradan birbuçuk yıl geçti; köfte kıymalarını saçtı etrafa, duyuldu, okundu, izlendi, meşhur oldu :P İyi bir şey tabii; okundukça anlam kazanıyor yazılanlar. Fakat bir yanımla da hep bana özel kalsın istiyorum, hani hiç düşünmeden "kim ne der, ne düşünür, nasıl yorumlar?" diye. Kendime koyduğum sansür burada başlıyor işte. Bu ufak alanda bile işliyor otokontrol mekanizması ve ben kendi üzerimden sizi kontrol ediyorum. Sizi, okuduklarınızı, benim hakkımdaki düşünce ve duygularınızı... Sizdeki yansımamı istediğim gibi şekillendirmeye başlıyorum her yeni sansürde. Uyanın millet, kullanılıyorsunuz! :P
.
Neyse; dedim ya felsefe bazen çok tehlikleli olabiliyor (tehlikeli olmadığı zaman da sıkıcı zaten!). Kısaca söylemek istediğim şu; beni okumaya devam edin anacım, hatta takip ederken yemeden içmeden kesilin e mi! Fakat ben artık ilişkimizdeki mekanizmaları kaldırmak istiyorum; RTÜK'ten rica ettim, sansür vanalarını kapatıyorum. Ya da sonuna kadar açıyorum; hangisi daha uygunsa metafora işte ondan. Yani canlarım; fluffy'si batsın, ben artık koyverdim gidiyorum, gazı kökledim uçuyorum ;) (Cenk'e selam olsun :P) (başlıktaki sweety de ben olsun ;P)
.
Anneeee! Bitti!
:D

Pazar, Şubat 11, 2007

motoru gazla gol olsun ;)

Dönülmez akşamın ufkundaysan
U dönüp ters yöne giremiyorsan
Olmuyor diye ağlama
Bağır benim gibi
Bırak kısılsın sesin
Sok lafını, depon dolsun
Gazla hiçbirşey olmamış gibi
Bir takım laleler aldım
İsyan pazarından
Arka bahçeler için idealmiş
En sarısından
Çekilin yolumdan
Geri geri geliyorum
Kimler ne kazıklar atmış
Camdan bakarken görüyorum
Çekilin yolumdan
Geri geri geliyorum
Ben artık eski ben değilim
Dönüştüm, değiştim, çok içtim, geliyorum
Ahımı alanlar gelsin
Boy sırası tek tek dizilsin
Ben herzaman söyledim
İlahi adalet var dedim
Sabrettim, bekledim
Doğru zaman gelecek dedim
Bazı laleler almıştım
İsyan pazarından
Tüm gerekenler yapılsın
Başlasınlar ön sıradan
Çekilin yolumdan
Geri geri geliyorum
Kimler ne kazıklar atmış
Camdan bakarken görüyorum
Çekilin yolumdan
Geri geri geliyorum
Ben artık eski ben değilim
Çok içtim, geliyorum
***
Ben uyurken geçen günler
Geri gelmeyecekler
Fulltime yıllarıma rağmen
Öç peşindeler
Yönetici olabilirim aslında
Yapamayan yönetir derler
Ama tüm personel adaylarım
Üst mevkilerde bir yerdeler
Ben yedekteyim, onlar oynuyor
Ben izlemekteyim, onlar atıyor
Neden bilmem, hep böyle oluyor
Sonuç aleyhime, uzatma yok, maç bitiyor
Yıllarca ben koşup
Çalıştım, çabaladım, didindim
O bir vurdu
Gol oldu
Bana ıslak bir sopa verin
Elle oynamayayım maç durmasın
Topuğumu ağzına gömünce
Lütfen faul olmasın
Ben yedekteyim, onlar oynuyor
Ben izlemekteyim, onlar atıyor
Neden bilmem, hep böyle oluyor
Sonuç aleyhime, uzatma yok, maç bitiyor
Yıllarca ben koşup
Çalıştım, çabaladım, didindim
O bir vurdu
Gol oldu
***
I'm back, people! Back to normal. But yeah yeah I know; "there's no such thing in life as normal!" as the master Moz says ;)

Salı, Ocak 30, 2007

Depression Vol. 2.0

Yine yeni yeniden...
En derininden depresyonlara gark olmuşken...
En sıfırından dibe vurmuşken...
En cilalısından arabesk parçalarken...
Hazır bu bloglar bu iş için yapılmışken...
Geleyim ben de buraya döküleyim dedim.
Zaten başka kim bilecek ki?
.
Herşey her zaman ama en çok da bugün...
Karanlık, dar, sonuçsuz, anlamsız...
Şarkılar erken biter, filmler gereksiz yere uzar...
Kapağı açılmayan kitaplar yazılmayı bekler...
İnternetin en olmadık zamanda kesilir...
Hani başka zaman olsa he deyip geçeceğin şeyler...
Ama bugün başka türlü koyar sana...
Aslında nedeni başkadır tabii, bambaşka...
.
Biraz kaybolduğundan...
Biraz bulunmak istemediğinden...
Biraz bulunma umudunu yitirdiğinden...
Biraz da yorulduğundan...
Sığınacak, saklanacak delik bulamadığından...
Dağılır gidersin öylece...
Buharlaşmak istersin, hava bile kabul etmez seni yanına.
Yağmur gibi yağamazsın başkaları gibi...
Hep o başkalarıdır zaten, herşeyi bambaşka yapan, bambaşka yaşayan...
Asla ama asla senin gibi olmayan...
Senin de asla olamayacağın gibi.
.
Dağıttıysam kusura bakmayın.
Sabaha temizlikçi gelir temizler nasılsa ortalığı...
Ya da kapıcı gelir akşama, en kötü ihtimalle...
Alır atar çöpleri...
Gerisini de çöpçüler halleder zaten...
Sonrası malum...
Kimse zahmet etmesin.

Perşembe, Ocak 25, 2007

malt malt malt!


Müebbet Muhabbet'in CenkErdem Beyler'inin Cenk'i (Durmazel) meğersem gisli gisli neler yapıyormuş sayın seyirciler! Badluck'tan sonra şimdi de Malt isimli bir grup kurmuş, "Kendi adını taşıyan ilk albüm" adlı bir de albüm çıkarmış, üstelik de gümbür gümbür rock yapıyormuş! Vallahi bayıldım, billahi pek sevdim, şiddetle tavsiye ederim (hani güzellikle anlamazsınız belki diye!)
.
İlk kliplerini "Aşkın gözü" isimli müstesna esere çekmişler, görünce inanamadım, Cenk Bey şarkı söylüyor, üstelik de çok güzel söylüyor! İnanmazsanız heman vereyim linkini açın izleyin anacım:
.
"Aşkın gözü kör olabilir ama inan bana karnı açtır
İyi sindirilmemiş bir aşk üçüncü tekillere muhtaçtır"
.
Daha ne diyiim sayın okur, Allah Cenk Bey'i başımızdan eksik etmesin! ;))
.
Not: Sanki benim Jarvis'le Cenk Bey arasında var bir benzerlik ama hadi hayırlısı :P Öptüm!

Çarşamba, Ocak 24, 2007

Emin Çölaşan'dan...

Ya onlar?.. Onları unutmayın
.
BUGÜN 24 Ocak. Türkiye’ye gelmiş geçmiş en büyük gazeteci olan Uğur Mumcu, 14 yıl önce bugün öldürüldü. Ulusalcı, Atatürkçü, laik, yolsuzlukların ve din tüccarlarının üzerine amansızca giden, hırsızların ipliğini pazara çıkaran, Türk toplumunu her açıdan aydınlatan bir gazeteci idi.
.
Uğur yakın arkadaşımdı. Lise çağlarında mahallede başlayan arkadaşlığımız öldüğü güne kadar sürdü. Bu meslekte bugüne kadar nice Atatürkçü, laik, yurtsever insanın öldürülmesine tanık oldum. Onları hep birlikte toprağa verdik. Abdi İpekçi Milliyet’te genel yayın yönetmenimdi. Beni gazeteciliğe o başlatmıştı. Çetin Emeç hem Milliyet’te, hem Hürriyet’te genel yayın yönetmenimdi. Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı yakın dostum, Necip Hablemitoğlu arkadaşımdı. Hepsi öldürüldü.
.
Hukuk adamı, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy, 31 Ocak 1990 günü Hürriyet’te ziyaretime gelmişti. Kendisiyle Atatürkçülük-laiklik üzerine çok uzun bir söyleşi yaptık. Ülkemizin kimlere nasıl teslim olduğunu anlattı. Öğleden sonra yanımdan ayrıldı, öldürüldü. Bana o gün, öldürülmeden az önce kitabını imzalamıştı. Son yazısı oldu!
.
Onlar bu vatanın yurtsever, Atatürkçü evlatlarıydı. Hepsinin acısını bire bir yaşadım. Karanlık güçler onları silahlarla, bombalarla tek tek yok etmeyi başardı. Mumcu, Kışlalı ve Aksoy’un bana imzaladıkları kitapları anı olarak kaldı. Geçen yıl Danıştay baskını... Öldürülen üye Mustafa Yücel Özbilgin. Yaralanan 2. Daire Başkanı ve üyeler... Neyse ki tetikçi bu kez kaçamadı. Fakat yine işin derinine inilmedi. Cinayetlerin çoğunda tetikçiler bile yakalanmadı. (Dink cinayetinde kamera sayesinde ele geçti.) Yakalanmış bile olsalar hangi cinayetin perde arkasına inildi ve karanlık güçler ortaya çıkarıldı?
.
Öldürülen hiçbir Atatürkçü yurtseverin cenazesinde ve öncesinde hiç kimse "Hepimiz Türk’üz" diye slogan atmadı!
.
Bugün 24 Ocak, Uğur Mumcu’nun ölüm yıldönümü. Uğur, Abdi Bey, Çetin Bey, Ahmet Taner, Necip, Muammer Hoca, Özbilgin ve öldürülen bütün yurtsever insanlarımızı burada bir kez daha saygıyla anıyorum. Onları unutmayın, unutturmayın. Hrant Dink için de ayrıca üzüntümü belirtiyor, toprağı bol olsun diyorum.
.
Emin Çölaşan'ın bugünkü Hürriyet yazısı

Perşembe, Ocak 18, 2007

La Grippe

Squirrel Nut Zippers söylüyor (Allah'ım TRT ile büyüdüğüm ne kadar belli oluyor!), tuhaf şeyleri seviyorum.
.
Wilbur kendini öldürmek istedi dün akşam, ben de oturdum izledim. Başaramadı tabii ama iyi de oldu. Ben çok sevdim zira keretayı.
.
Alkım'ı sevdik, seviyoruz ama bir türlü bohçamızı kapıp kaçamadık yanına. Bir gün gidip yerleşeceğim anasını satayım, nedir bu ya!
.
Çikolata aromalı kahve güzel değil; enteresan aslında ikisine de ayrı ayrı can feda ama aynı fincanın içinde "hayır!". Oysa Irish cream harika olmuş 3ü 1 arada, içtikten sonra bile odaya sinip kalan kokusu mest ediyor valla, bravo.
.
Radyo Eksen'e küstüm, ne güzel Moz istemiştim, "The youngest was the most loved"ı kaydedecektim (evet, korsana başladım) ama çalmadılar hainler. Gitti kontörler, gitti dağ gibi şarkı ühhü!
.
Pembe dizi izliyorum. Evet, utanmıyorum; hem izleyip hem de itiraf ediyorum. Ne yapayım, elimde değil. Geçen gece Coupling'deki Susan'ın dediği gibi: "Hormones!"
.
8090. gün olmuş bu arada hahaaaa...
.
Jarvis Cocker'la bitirelim, adını söylemeyi çok seviyorum. Tabii kendisini de :P I just came to tell you that I'm going...

Perşembe, Ocak 11, 2007

zamanyak :P

Size biraz Zamanya'dan bahsetmek istiyorum, Yiğit Kulabaş'ın beni çok etkileyen romanı. Özellikle ikinci bölümü çok hoşuma gitmişti, oradan parça parça bölük pörçük alıntılar yaparak biraz size de tattırmak istedim :)
.
"Özgeçmiş yazmak bana hep garip gelmiştir. Bir ömür boyu yaşadığın onca günü, olayı bir iki sayfaya sığdırabilmek... Zor değil, imkansız bir şey...
..... Bence özgeçmişimi okuyan beni kafasında canlandırabilmeli..... Ama nasıl yazabilirim bunu, nasıl sığdırabilirim bir iki kelimeye?
..... Çayımdan bir yudum daha aldım ve hedefimin ne olduğunu düşünmeye başladım. Amacım çok zengin mi olmaktı? Ya da güzel bir kızla evlenmek, aile kurmak? Yoksa yüksek mevkilerde miydi gözüm? Gerçek cevabın aslında bu kadar yalın olduğunu bulunca şaşırdım: Amacım mutlu olmaktı!
Evet, mutlu olmaktı hedefim. Bunu sağlayabilmek için de ne paraya ne mevkiye ihtiyacım olduğunu o an hissettim. Yapmam gereken zevk almaktı hayattan ve boğaz, çay, takalar, martılar da bu amaca hizmet ediyorlardı.
......
Zamanı ve hayatı seven
Mutlu bir çocukluk geçirmiş (Ailemi çok seviyorum ve onlar da beni seviyor. Ne ben onları üzdüm, ne de onlar beni...)
İstanbul çocuğu (Yani İstanbul'dan ayrı kalamayacak kadar bu şehri seven, İstanbul'da doğan büyüyen, İstanbul'da ölmek isteyen... Anlaşılıyor mu?)
Ağlamaktan korkmayan ama gülmeyi tercih eden
Uyumlu (Güzel ortamların peşinde koşan..... Çirkinliklerden arındırılmış hayali bir dünyayla uyumla dans eden...)
Aşık olmaktan hoşlanan
Sadece mutlu ve huzurlu olmayı hedefleyen
.....
Bu başlıkları okuyan kişi ne kastettiğimi anlarsa beni gerçekten tanıyabilecekti.
Zaten kim olduğumu anlamayacak kişilerin çalıştığı şirketlerin beni ilgilendireceğini zannetmiyorum. Nasıl olsa o kişiler ve şirketler çirkinlikleri ile benim açımdan görülemeyen hayali varlıklara dönüşerek hayatımdan çıkıp gidecekler..."
.
... diye yazmış Yiğit Kulabaş ve okuduğum anda beni benden alıp götürmüş :) Kimbilir belki bu satırları kendime çok yakın bulduğumdan ya da belki "işte ben de böyle olmak istiyorum!" diye düşündüğümden... Ben çok sevdim. Tavsiye ederim, umarım siz de seversiniz "Zamanya"yı...

Pazartesi, Ocak 08, 2007

8080

Bugün dünyadaki 8080. günüm! Üşenmedim hesapladım; tam 8080 gündür yaşıyorum. 8 Ocak 2007... Sadece kayıtlara geçsin dedim, 8080 çok fiyakalı bir rakam oldu di mi ehehe :P Ne diyiim, nice 8080'lere ;)

Cumartesi, Aralık 30, 2006

yeni yıl bayramı köftesi :P




Herkese mutlu, sağlıklı yeni bir yıl ve hayırlı bayramlar :)
.
.
Bana da bol sağduyulu, bol yazmalı, azimli, kararlı, başarılı (yuh artık hırslansaydım bi de!); sonracııma sağlıklı, dinç diri (:P), bir de mümkünse az aşklı, hatta hiç meşksiz ve ayrıca yukarıdaki resimlerdeki gibi bol şebekli, sulu bir 2007 diliyorum ;)
.
Öpüldünüz...
.
F.Ö.Ş. the SuluKöfte '06 (the end ;)

Çarşamba, Aralık 27, 2006

köftenin yeni gözdesi ;)


Evet sefkili okur, bir "pisi pisikopatım, valla bi tadımlık bakıcam sonra yerine koyarım" bölümüne daha hoşgeldin :))
.
Şimdi diyeceksiniz ki nedir bu bölüm, hem yukarıdaki adamlar da kim? Demeyin efenim, hemen açıklıyorum (bkz. okurunu seven sarmalayan blog yazarı :P). Birincisi; yukarıdakiler iki kişi değil, ikisi de aynı adam. Soldaki Blade II'deki azılı düşman, biricik Reaper; yani Nomak. Sağdaki ise onu canlandıran sefkili mi sefkili taşlar taşı; Luke Goss. Benim bu postu yazmamdaki sebep ise Luke Goss'a vurulmuş olmam değil (ki vurulmadım mı? vuruldum tabi hatta dum dum dum yani ;P) ama ben önce Nomak'a vuruldum. Yıllar önce ilk izlediğimde de pek bi hoşlaşmıştım kendisinden ama zaman içinde unuttum gitti tabi (kalpsiz kadın!!). Ama dün gece Blade II'yi tekrar izleyince yine çarpıldım canlarım. Malumunuz, bilenler bilir; Sulunuz Köfteniz psikopatlara bayılır! Hannibal'da Anthony Hopkins'e, The Jackall'da Bruce Willis'e aşık olmuş bir insan evladı olarak Blade'deki Nomak'a kayıtsız kalmam imkansızdı zaten. Bir kere adam; ki adam değil yaratık o filmde, kötüler kötüsü. Kel, tuhaf gözleri ve tuhaf kıyafetleri var ama ben bunların hepsine ayrı ayrı da, bütün olarak da çok bayılmış bulunuyorum (ehehe). İkinci bir durum da şu ki; Nomak'ı oynayan Luke Goss (hemen de araştırırım google'dan) acaaayip yakışıklı bir adam, aha da resimde görüyorsunuz zaten. Soru şu ki; bu taş insanı kalkıp da yandaki tuhaf yaratığa dönüştürmeyi ve aynı zamanda da hala çekici kılmayı nasıl başarıyorlar yahu??? Biz de insanız, bize de yazık, çoluk çocuk perişan oluyoruz valla (arada gözüm hala sağa kayıyo alamıyorum kendimi de) :PP
.
Salyalarımı akıtıp klavyeyi işlevsiz hale getirmeden önce yeni aşkımız Nomak, ay pardon Luke Goss hakkında biraz bilgi verelim. Kendisi İngiliz (aaah ah!) önce müzikle uğraşmış, bir grubu varmış ve müzik listelerini bir süre alt üst etmiş (ah canııım), sonra bir kitap yazmış ve bu sefer de en çok satanlar listesinin tozunu attırmış (hehehe adamım bee), derken tiyatroda müzikallerde rol almış, pek tabii başarılı olmuş, böylece de sinemaya geçiş yapmış ve Blade'deki rolüyle hepimizi kendine hayran bırakmış :)) Yani görüyorsunuz nasıl harika bir adam, e sefkili köfteniz de boş adam tutmaz biliyosunuz ehehe Ama çok harika bir başka ayrıntı var ki, onu sona sakladım. Şimdi bu harika ötesi adamın bir adet de tıpatıp ikizi bulunmakta! Evet canlarım, yanlış okumadınız; Matt Goss adında bir başka harika yaratık dolaşmakta ortalıkta, ikizi Luke'un tıpkısının aynısı (belki biraz daha taşı :PP) ve üstelik de müzisyen. Yani bir nevi "o piti piti, hangisi çıkarsa bahtıma, aliim götüriim en iyisi" durumları! :)) Tamam tamam, yine salyalayıp saçmalamadan postuma son veriyorum yakın bir zamanda. Ama siz de bana hak veriyosunuz di mi kuzucuklarım, yani bu bünye nasıl dayansın, köfte kıymalarını nasıl daatmasın ehiehiehihi :PPP
.
Ve son olarak, en sulusundan... "Nomak'lar reaper'lasın siziiii!!!" (tabi beni de, Amin!) ;)))

Pazartesi, Aralık 25, 2006

ağız tadıyla bi nostalji yaptırmıyolar insana be!


Geçen gün odamdaki telefon bozuldu. Zaten bol badireli bi telefondu kendisi; önce birileriyle hatlat karıştı, telekulak gibi dinlendim bi süre (hırrr), sonra yıldırım yemiş bi telefon kullanmaya başladım, e haliyle o da kafayı yedi. Neyse efenim; bu sorunu ortadan kaldırmak için gideyim kendime şöyle güzelinden, biraz da ucuzundan bi telefon alayım dedim. Aklıma şu eski model telefonlardan almak geldi; hani işaret parmağını deliklerine sokup da numarayı çevirdiklerimizden. Bayılıyorum ben onlara, bir de babamın dediğine göre onların şeffaf, içindeki mekanizmayı gösterenlerinden varmış, arada ışık falan saçıyormuş vs. vs. Beni aldı tabii bi heves, tutturdum o telefonlardan istiyorum diye. Ve fekat tüm Küçükyalı'yı arayıp taramamıza rağmen hiçbir yerde bulamadık, bulamadığımız gibi bulabileceğimiz bir yer olmadığını, zira bu tür telefonların artık üretilmediğini de öğrendik. Yani tüm o nostalji hayallerim suya düştü. Oysa ben o telefonla ne konuşmalar, ne dedikodular yapacaktım! Olmadı, boynum bükük kaldı. Sonra mecburen babamın istediği ve ısrar ettiği gibi bi telefon aldık. Hoş aslında babam telsiz almamda ısrarcıydı, neymiş efenim dolana dolana konuşurmuşum ne güzel. Ayol göt kadar odada konuşurken dolaşsam nolur dolaşmasam nolur! Hem zaten dolaşmaya kalksam bile telefonun kordonu hayli hayli yeter odayı tavaf etmeme :))
.
Not: Yeni telefon arayan numaraları gösteriyor, aman dikkat, sapıklık yaparken yakalanmayın!!!
.
Sonra bir başka nostalji öğemin ellerimin arasından kayıp gideceğini öğrendim (arabesk edebiyatından seçmeler 3:18) Pazarlar kaldırılıyormuş bir yıla kadar (hayır Pazar günleri değil, bildiğimiz halk pazarları :PP) Bilen bilir; ben pazar hastasıyımdır. Bayılırım pazarlara, güzel güzel şeyleri ucuza almaya, pazarcı amcalarla pazarlık etmeye :PP Hem artık utanmıyorum da, elalemin adamının önünde don sütyen seçmeye, pazar kaşarı oldum bayaa :PP Ama işte bu güzel ortamı ne akla hizmetse kaldıracaklarmış bir sene içinde. Artık ucuza cici alacağımız, pazarcı amcalarla muhatap olacağımız, pazarcu teyzelere gıcık olacağımız pazarlarımız olmayacak. Ne yapacağımızı, daha doğrusu o kadar insanın ekmeğini artık nereden kazanacağını bilmiyorum ama çok endişeleniyorum, ciddiyim. Eğer gerekirse pazarların kalkmaması için eylem bile yapmaya hazırım. Pazarcı amcaları bu haklı mücadelelerinde yalnız bırakmamaya kararlıyım (Pazar ve pazarlık özgürlüğümüz engellenemez!!!)
.
Zaten Küçükyalı Tanzim/Halk Pazarı da yavaş yavaş ölüyor, dün bunu da gördüm. Çocukluğumda babamla gittiğimiz, Küçükyalı'nın kalbini oluşturan, benim de babamı izleyerek esnafla ilişki kurmayı ilk öğrendiğim yer olan tanzim artık neredeyse bomboş. Dükkanlar kapatılıyor, kapanmayanlar da iş yapamıyor. Artık kimse esnafla yüz göz olmadan meyvesini sebzesini süper marketlerden kendisi seçip alıyor. Ama kimse bu kdara insan ne yapar, nasıl geçimini sağlar diye düşünmüyor. Kazanan yine büyük market sahibi kapitalist kodamanlar oluyor. Ama bu gidişe bir dur demek gerekiyor, yeter artık. Ben eski tanzimimi, pazarımı, pazarcımı, çevirmeli telefonumu istiyorum! Ey Gima, Bim, Şok, Mopaş ve bilimum halk sömürücüleri; kazanamayacaksınız! Köftenin laneti üzerinize olacak, promosyonlarınız bizi satın almaya yetmeyecek, sonunda kazanan yine pazar olacak! Çocukluğumu geri istiyorum artık, yeter be!!!
.
Not: Bana katılanları bu Çarşamba Bostancı Pazarı'nda eylem yapmaya bekliyorum ;)

Perşembe, Aralık 21, 2006

bleed like me?

"That bloody allergy!" she thought as she scratched her wounded cleavage one more time. It was the hell boiling heat of August summer that aggravated her sweat-driven allergy and it may have gone away long time ago if she hadn't kept on scratching wildly everytime she itched. But she couldn't help it, it was in her nature to "scratch the bleeding wound".
...
...
...
Demişim bir zamanlar, yine yeni bir maceraya ama bu sefer İngilizce başlarken. Sonu gelmemiş tabi bu seferkinin, diğer bir çoğunun gibi. Fakat iyi bir başlangıçmış zamanında, kimbilir belki bir gün alır kullanırım diye duruyormuş kenarda. Az göz önüne gelsin dedim, ne bileyim. Öncesi ya da sonrası yok; okuyan alsın, kendi zihninde yolculuğa çıkarsın diye belki de...

;)

Salı, Aralık 19, 2006

sezen'den gidiyoruz bugün

Vazgeçtim gözlerinden
Vazgeçtim sözlerinden
Bir ah de yeter
Sessizce kimsesizce
Gönderdim dudaklarımı
Öpme al yeter
Hiç tanımaz tenim ellerini
Bilmez yüreğim bilmez yüreğini
Ah bu koku bu ten bu dokunuş
Ah bu delilik sarsar bedenimi
Yok olma anıdır şimdi

* * *

Yürüyorum hasretin acının üstüne
Sığmıyorum dünyaya dar geliyor
Geceler mi uzadı bu karanlık ne
Gönlümün bayramları şenliği söndü
Seni kimler aldı kimler öpüyor seni
Dudağında dilinde ellerin izi var
Deli gözlerin gelir aklıma
Gülüşün öpüşün iç çekişin gelir
Seni kimler aldı kimler öpüyor seni
Dudağında dilinde
Ellerin izi var

Pazar, Aralık 17, 2006

sick'n tired

aynen böyle hissediyorum işte! sanki güzide Türkçemizde bu durumu ifade edecek yeterli kelime yokmuş gibi, bir de ingilizce yazıyorum üstüne! ama umurumda olmadığını anlamışsınızdır, hayatında cümleye küçük harfle başlamamış olan ben, şu an bunu da yapıyorum yai pes!
...
ani sinir ataklarımın beni nereye sürükleyeceğini bilmiyorum, belki de annemin dediği gibi huysuz bir kız olup çıktım. ama inanın umurumda değil. kime, nasıl davrandığım; neye, nasıl kızdığım hiçbişi ilgilendirmiyor beni. kızmış olmam yeterince meşgul ediyor beni zaten.
...
en çok da embesillere cevap veremediğim zaman sinirleniyorum, içimde kalıyor ya. herifin teki bugün bir inci patlattı. gençlerin bi boktan haberi yokmuş, öyle dedi. o dedi ya kesin doğru. pabucumun solcusu, beyni donunda gelişmiş ukala dümbeleği, kendini bile kurtaracak hali olmayan gönüllü çevreci! birileri gerçekten fucktırıp gitmeli.
...
herifin teki çıkıyor, "benim soyadım da şeran hadi tanışalım" diyor. oldu, embesilin önde gideni. yapabileceğim en iyi şey aynı soyadına sahip olmak gibi bir talihsizlik yaşadığımı düşünmek olabilir ancak.
...
herifin teki, tanımam etmem, bana "vefasız" diye mail atıyor. sadece bu ama ha, başka bişi yazmadan. ağzının payını verince sesi kesiliyor. madem yaptığının arkasında durmayacaksın, niye abuk sabuk şeyler yazıp atıyosun elaleme. sanal alemden atıp tutmak kolay tabii ama merak etme ben sana sanaldan geçirmesini bilirim. daha önce yapmadığım şey değil zira.
...
bişeyden daha bahsedecektim ama vazgeçtim. değmez bile, zaten unuttum gitti, yıllar evvelinden bi mesele. ha bu arada ben aslında başka bi post atacaktım; daha doğrusu aynı konuyu yazacaktım ama daha yumuşak bişeydi. sonra sayfalarca yazdığım şey internet kesildiği için boşa gitti. aynı şeyi tekrar yazacaktım ama sabrım tükendi, sinirim had safhaya çıktı gördüğünüz üzere. bilgisayara vurmaya çalıştım ama kaçtı, bi yakalasam yapacağımı biliyorum ben.
...
bu da biraz ekşili-acılı bi yazı oldu, oh da iyi oldu Allah Allah! hep içine içine at nereye kadar ya, yeter artık valla! herşeyi patır patır söyleyemiyosun bazen, oysa söylencek o kadar şey var. ben açsam ağzımı bozulcak ama o kadar kusur da olur artık. napalım.
...
ama tabi bu arada bazı şeyleri görüp sakinleşmek de mümkün. parlayıp sönen bişilere benzedi halim ama ay neydi şimdi hatırlayamadım. çatapat gibi kızım valla, buyrun burdan yakın valla ahahah...

Çarşamba, Aralık 13, 2006

je t'aime mais ne pas autant*


*Öncelikle şunu belirteyim; bu cümleyi Türkçe'sinden ben çevirdim, google'daki Türkçe-Fransızca sözlüklerden baka baka, bir gram Fransızca bilmem "ma cherié"den başka, o yüzden çok dandirik oldu ama güzel duruyor en azından :PP
*Seni Seviyorum Ama O Kadar Da Değil!
...Demek oluyor yani Türkçe'si. Bugün girdiğim seminer dersindeki hoca söylemişti, AB Kurucu Antlaşması ve üye ülkelerin anayasaları hakkında konuşurken. Ona da Fransız olan bir hocası söylemiş, o yüzden adam Fransızca'sını da söylemişti ama tabii aklımda tutamadım. Sadece Türkçe'sini söylediğinde kocaman bir gülümseme oluştu yüzümde, "Aha da benden bahsediyor!" diye. Genellikle benim kuracağım türde bir cümleye benziyor çünkü; "Seni seviyorum ama o kadar da değil!"
"Ne kadar peki?" diye sormak lazım o zaman benim gibilere. Eminim verecek hiçbir cevap bulamayız. Biz "değil" kısmıyla daha ilgiliyiz çünkü; olumsuz tarafından bakacağız ya, negatifiz ya! "O kadar"ı bizi ilgilendirmez, işimize gelmez, hem "o kadar da" ileri gidilmez ki canım! Tabii olan "Seni seviyorum" kısmına olur, arada kaynar, heba olur gider. Biz takmayız bile. "O kadar" olsa belki. Ama hiçbir zaman da "o kadar" olmasına izin vermeyiz ne de olsa...
;)