Perşembe, Ağustos 11, 2011

since 1984...

bu da böyle bi anımdır işte...

Kabul ediyorum, giriş başlığım "2+7 etti mi dokuz" olacaktı. Evet, hala bu iğrenç espriyi yapan bir insanım, hatta insan değilim. Ama sevgili okur, sana önemli bir havadisim var: bugün ben doğdum.

Aslına baktığımızda öyle çok mühim bir hadise değil. Şöyle ki; şu an dünya nüfusu 6.9 milyar (kaldı mı dohuz? hayır hayır haayıııır!) ve bunun bir de öncesi var, yani bin yıllardır ölüp gidenler vs. Şimdi o kadar insanın içinde bir benim doğmam mı mesele? Değil elbette. Ama gelin görün ki, her koyun kendi bacağından asıldığı gibi, her can da kendi doğumgününü kutlamak istiyor. İster yedi olsun, ister yirmi yedi (rakamla 27 ama rakamların ne önemi var ki di mi?!) bu gönül coşmak istiyor. Ben doğdum diye insanlar bağırışsın kaçışsın ortalığı velveleye versin, yani kısaca hayatlarında bir şey değişmiş olsun istiyorum (iki şey de olabilir ama eğer üçse durum vahim). Ha iyi ya da kötü, orasına ben karışmam arkadaş! 

Sonuç olarak tarihte tam olarak bugün ben doğdum. Yapçak bişi yok hacı, bununla yaşamaya bakacaksınız. Ufak çapta bir hasar kontrolü yapın, sonra da işinize bakın. Ben öyle yapacağım. Ha, bu arada 27 yıldır çevreye verdiğim rahatsızlıktan ötürü özür falan dileyeceğimi sanıyorsanız aldanıyorsunuz, daha da çok beklersiniz. Başınıza gelen şeyi (yani beni) hak ediyorsunuz, hatta beter olun, öyle de büyük konuştum bak! Zaten bu zekayla çok yaşamam ben, sıkın dişinizi azıcık ;)

Sevgiler, öptüm
F.Ö.Ş. the SuluKöfte

Pazar, Temmuz 31, 2011

bakır kızılı, bal köpüğü veee platin!

bir yaz günü esintisi peh!
Goygoycu köfte yine huzurlarınızda! Ancak bu defa çok daha abidik çok daha gubidik işlerle karşınızda. Çünkü kafayı saç rengine takmış durumda. Ve kuaförlerin goygoyundan da sıkıldığı için işi kendi ellerine almış, kafayı tamamen sıyırmış halde... Evet, kıyamet yakın, kaçılın!

Hayat, sadece saçlarının uçlarına ışıltı vermek isteyen genç bir bayan için çok zor... Önce bakır kızılını deneyeceksin, rengi açılmayınca bal köpüğüne geçeceksin, o da hiçbir fark göstermeyince en sonunda platine döneceksin. Vay anam vay!

Gelişmeleri merakla, merak olduğu kadar da dehşetle izliyoruz sevgili köftehorlar. En azından artık ev hanımlığından azad edildik. Yani goygoy bahane ombré şahane!

to be continued...!

Pazartesi, Temmuz 25, 2011

goygoya devam

yorum bile yapmıyorum artık :)

Cumartesi, Temmuz 16, 2011

goygoy köftesi

Goygoy anam biraz daha goy!
Bu ne ya? Güya yaza hızlı girdik, işimiz var dedik, proje üstüne proje goyduk ama n'oldu? Köfte uyudu!
Yaz mevsiminde kış uykusu olur mu köfteler? Olmaz elbet. Ama bu köfte kendini toparlayamadı bir türlü. Devamlı bahane, devamlı mazeret, devamlı goygoy! Misal:
Yapmam gereken ay sonuna kadar üç öykü bitirip teslim etmek...
Peki ben ne yapıyorum?
Saçımı başımı boyayıp goygoya vuruyorum!
Mesela  Oz'un 10. sezonunu yazıp bitirmem mi lazım?
Ben hooop kendimi pilav yapmaya pirinç demlemeye veriyorum!
Ya da eski öykülerimi elden geçirip romanımı düzeltmem mi gerekiyor?
Peki ben neredeyim? Elbette goygoydayım, asmadayım, yosmadayım, çapkınım hovardayım, 24 ayardayım!
Ve kendime ayar oluyorum!
Ayarım bozuldu resmen ya! Yazdan mı, sıcaktan mı, yoksa toptan tembellikten mi bilmiyorum ama artık bu gidişe bir dur demek lazım, demeli yani, hatta demeliyim, diyeceğim!
DUUUUUR KÖFTE DUUUUR!!!
UYAN VE KENDİNE GEEEEEL!!!
Köftenin cevap: Kendimi ne yapayım şekerim, sana gelsem olmaz mı?!
Al işte, görün neyle uğraştığımı fesüphanallah..................

Perşembe, Temmuz 14, 2011

zaza zaza yaza


ecnebi hanımkızlarımız çok iyi çalışıyor. bu sıcak yaz günlerinde içimizi ferahlatıyor. bir fransız'dan beklemezdim ama zaza beni benden aldı, yerine serin meltemler bıraktı. seviyoruz, sayıyoruz icabında. şu an dinlediğim la vie à deux'u
koyacaktım ama yutüp kafayı yedi. idare ediverin, zaten ilk göz ağrımız vodka fraise'ımız. başka bir arzunuz?

Cumartesi, Temmuz 02, 2011

bir köfte canavarının itirafları

Bu, içinden canavar çıkan bir köftenin hikayesidir. Tamamen yaşanmış olaylardan esinlenilmiştir.

Ben Köfte... Sulu Köfte. Sizlerle yaklaşık altı yıl önce tanıştık. Bu süre boyunca acı tatlı ekşi kremsi bir sürü şey yaşadık. Hepsine bu blog aracılığıyla şahit oldunuz. Kah güldünüz, kah altınıza ettiniz. Ama bir şeyi hiç bilmediniz. Ben, nam-ı diğer Sulu Köfte, aslından azılı bir canavarım.
Bunu sizden saklamak için çok uğraştım. Bu karanlık yönümü bilmenizi istemedim. Beni hep sulu, iyi ve entel hatırlamanızı istedim. Fakat artık gerçekleri saklayamayacağım. Buna daha fazla dayanamıyorum. Siz sevgili köftehorlar gerçeği bilmeyi hak ediyorsunuz. Buna müstehaksınız diyelim, siz anlayın. İşte o gerçekler...

1. Ben bir alışveriş canavarıyım. Almaya doyamıyorum. Özellikle indirim varsa, hele bir de yarı fiyatınaysa bir su aygırını bile satın alabilirim. Neyime güvenip alıyorum ben de bilmiyorum; çünkü genel olarak işsizim. Ama çalıştığım dönemlerde kazandığımı itinayla değerlendirip kendimi alışa verişe adıyorum. Mağazalara dadanıyorum. En beklemedikleri anda saldırıyorum, ne olduklarını şaşırıyorlar. Etekler, pantolonlar, bluzler, tişörtler, kemerler... Ama en çok ama en en çok da... Çantalar ve babetler. 

2. Ben bir çanta ve babet canavarıyım. Onları gördüğüm zaman kendimden geçiyorum. Siyahı, beyazı, kırmızısı, eflatunu, renklisi, renksizi, allısı, pulsuzu, fiyonklusu, bağcıklısı, hepsini, her türünü ve çeşidini seviyorum. Uzaktan sevmek de yetmiyor, yemiyorum içmiyorum, gidiyorum alıyorum. Toplamda 50'ye yakın çantam var. Sırf bu senenin ilk yarısında 5 çift babet aldım. Yine de doyamadım. Açlığımı terlik ve sandaletlerle gidermeye çalışıyorum. Neyse ki yaz geldi. Kışın ne yapacağım, babetleri o havalarda nasıl giyeceğim, giymeyince nasıl sakinleşeceğim hiçbir fikrim yok.
Not: Ayrıca bu babet dediğimiz olay aslında hiç de göründüğü kadar rahat bir ayakkabı çeşidi değil. En rahatı bile ayağınızı bir şekilde vuruyor. Çoraplı da giyilemediği için tüm acılara rağmen bu kahır çekiliyor. Çünkü aşk zaten acı bir şey. Oh yeah...

3. Ben bir düğün canavarıyım. Kendim evlenmeyi düşünmüyorum ama bir başkasını kendine kıyacak kadar çok seven biri olduğunda ve bu biri benim yakınım, sevdiğim biriyse hemen atlıyorum. En şıkıdım elbiseleri giyip en pür makyajları yapıyorum, saçlarımı bile kabartıyorum ve olay mahaline varıyorum. Kınaysa kına, altınsa altın, göbekse göbek; yakıyorum, takıyorum, atıyorum. Ben bunu hep yapıyorum. 

4. Ben bir mutfak canavarıyım. Bunca yıldır sadece yiyerek dadandım mutfaklara. Ama bu sene yapım ve yıkım için de mutfaktayım. Önce kurabiyeler ve küçük keklerle başladım. Sonra tuzlulara, tartlara geçtim. Hızımı alamadım, pişirmelere doyamadım. Makarnalar ve özel soslardan sonra en sonunda pilava da el attım. Sade, şehriyeli, havuçlu... Hiç ayırdetmeden yapıyorum. Önce kavuruyor, sonra demliyorum, her seferinde de tutturuyorum. Adeta bir pilav canavarı oluyorum, kendimi durduramıyorum. Sırada domatesli ve etlisi var. Geleceği varsa göreceği de var.

5. Ben bir itiraf canavarıyım. Ne yapsam, ne halt yesem hemen birilerine anlatıyorum. Gizlim saklım özelim kalmıyor, herkes her bir haltı biliyor. Bilmeseler şaşıyorum, hemen anlatmaya başlıyorum. Ben bu boku hep yiyorum. Hepinizi öpüyorum.

Pazar, Haziran 19, 2011

choo choo!

Fazla gevezelik yapmadan Haziran postunu gireyim dedim, malum ay bitecek benden ses yok. Olmaz, olabilemez, Köfte sessiz kalabilemez! :D

O vakit şöyle özetleyelim:

1. Sapanca güzel.
2. Piknemek güzel.
3. Tren yolculuğu çok güzel.
4.Temizlik güzel.
5. Mekanda ve ruhta yer açmak güzel.
6. Eh yeni bilgisayar da güzel :)
7. Yeni öyküler yazmak güzel.
8. Eski dostları ziyaret etmek güzel.
9. Kurabiye yapmak güzel ama yemesi de güzel :) 

E o zaman kafalar da güzel, hadi bakalım çuuf çuuf! :PPP

Perşembe, Mayıs 26, 2011

SuluKöfte 6 yaşında!

Fuar telaşına, iş derdine düşüp canımız kanımız biricik Suluköftemiz'in 6. yılını kutlamayı unutmuşuk.
O zaman unutkan sululara gelsin bu dilek; hep birlikte nice mutlu, kutlu ve de sulu yıllara köftehorlar sizi!
Ve unutmayın, ne ka ekmek o ka suluköfte bundan sonra ;)))

Pazar, Mayıs 22, 2011

Xasiork Marmara Community'11 Kitap Fuarı'nda, e tabii ben de!




3. Kocaeli Kitap Fuarı'ndaki Xasiork etkinliğini buradan duyuramadım, kendi derdime daldım burayı da boşladım. Ancak sanmayın ki benim de elim armut topluyor. Hayır efenim, ne münasebet! Aksine, Cumartesi cümbür cemaat Kocaeli'deki fuara gittik, konuşmalarımızı yaptık, imzalarımızı verdik, yoklamamızı aldık, kitaplara daldık, güldük coştuk eğlendik, sonra da evcağızımıza döndük. Ve fakat ne fuar, ne de macera bitti, sakın evlerinize dağılmayın, aksine toplanın toplanın!

Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü, Marmara Üniversitesi Community'nin düzenlediği kitap fuarında 23-24-25 Mayıs tarihlerinde Göztepe Kampüsü Büyük Spor Salonu'nda kendi standında sizleri bekliyor, e tabii ben de bekliyorum! :))

Salı, Mayıs 03, 2011

bir insanı sevmemişsem, ki o an bir sebebi olması gerekmiyor, mümkün değil bir daha sevemiyorum ve kendisi sonradan onu sevmemem için yeterli sebebi mutlaka veriyor. genellikle gerzekleri sevmiyorum, çoğunlukla da soğuk ve uyuz tipleri, ondan sonra kendini beğenmiş, ukala ve gevezeler sırada, en arkadan da yılışık tipler geliyor. araları da birileri dolduruyor zaten, bu aralar çoğu insanı sevmiyorum. bazısının sebebi bile yok ama olacak, inanıyorum. ben sevmemeye inanıyorum :)

ha ama sevmeye de inanıyorum. sevdiğim bir sürü insan var mesela. onlar benim sürüm. baktığın zaman ışıl ışıl içini gördüğün, içini kıpır kıpır eden, yanındayken huzur bulduğun, arada arızaya bağlayıp coştuğun, yanında olmasından keyif aldığın ve yanında olduğu için şükrettiğin, kendi halinde, mütevazi, sevimli mi sevimli, dışı çikolata kaplı içi çıtır gofret, cupcake boyutlarında, kurabiye kıvamında, kahve tadında bir küçücük sürücük. seviyorum mütemadiyen. sürüye inanıyorum :)

Cumartesi, Nisan 23, 2011

çoluk çocuk cümbür cemaat

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.
Ama bize değil. Dünya çocuklarına. Çünkü biz çocuk değiliz. Bizim memlekette çocuklar bile çocuk değil.
Egemen de değiliz, ulus da değiliz. Ayıp çünkü. Türk'üm doğruyum çalışkanım demek suç. Çocuk olmak da suç. Bok yesin çocuklar, otursunlar oturdukları yerde, sinirimizi bozmasınlar, yoksa karşılarına 10.000 kazma çıkarırız görürler neymiş çocuk olmak. 
Hem bu ülkede mühim olan çocuk olmak değil, tatmin olmak. O da kolay zaten, iktidar hepimizi tatmin edecek yakın gelecekte. Hepimiz Haydar Dümen olacağız. Püfür püfür sigaralarımızı tüttüreceğiz açık alanlarda, çünkü kapalı alanda sigara içmek de yasak.
Aslında bloga yazı yazmak da yasak. Aylarca aptal bir kağıdın yürürlüğe konmasını bekleyip kararın iptalini kutlamak da saçma. Ama dedim ya, mühim olan tatmin olmak. Buradan yazınca tatmin olmuş sayılıyoruz, Almanya da el sallıyor. 
Bugün 23 Nisan, neşe dolamıyor insan. 365 günde bir tek bugün varmış gibi, TRT 23 Nisan'ın ilk saatlerinde "Çağrı" filmini yayınlamaya başlıyor. Mesaj verir gibi, daha da kötüsü ayar verir gibi, inat gibi, kışkırtır gibi. Aptal gibi.
Ben hem Müslüman, hem de Atatürkçü bir birey olarak artık daha fazla katlanamıyorum bu insanların mallıklarına. Benim dinimi bana karşı kullanıp beni, ülkemi, geleceğimi ve hatta dinimi kurtarmış Atatürk gibi bir insana ve onun mirasına bunları yapmalarına dayanamıyorum. 
Sinirleniyorum, üzülüyorum, hırslanıyorum, umudumu ve sabrımı yitiriyorum, gitgide daha tahammülsüz ve kötü bir insan oluyorum. Ama günahım da onların boyunlarına, biliyorum.
Vazgeçtim ben, çocuklar yemesin bok. Büyükler bir bok yemiş zaten, çocuklar da yemesin. Şeker yesinler onlar. Yüzleri gülsün her şeye rağmen. Bu yazı da burada bitsin.
Bir dahaki erişim engelleme kararına kadar, esen kalın.

Perşembe, Nisan 14, 2011

kitabını yazdım serisi volume - III




Beth Ditto'yu Gossip'ten tanırız, Gossip'i Swarovski Fashion Rocks'tan beri biliriz ama en çok etine buduna ve fikrine dolgun bir hanım kızımız olması sebebiyle takdir ederiz. Daha önce de Miss Platnum'dan bahsederken adı geçmişti yine, bu sefer de Adele'den sonraki post'a nasip oldu. Kısacası hem görünüşleriyle, hem de fikirleri ve duruşlarıyla belli kalıpları yıkan (lütfen üstüne şaka yapmayalım :P), üstelik de bunu pop gibi bir alanda yapan bu genç kadınları sevelim, sevdirelim. Bir de koruyalım diyeceğim ama gerek yok, kızarlarsa kendileri ağzınızı burnunuzu kırarlar, ki "kitabını yazan" ablalara da bu yakışır zaten ;)

uuu beybi

Pazartesi, Nisan 11, 2011

uuu beybi!



Cupcake kıvamındaki, brownie sever ve telefonunu "uuu beybi!" diye açan tüm hanım kızlarımıza gelsin bu şarkı!

Perşembe, Nisan 07, 2011

Merlin: Kepçe Kulağın Maceraları ya da Kamelot: Bir Osuruk Efsanesi*

 * Birazdan okuyacağınız metin Merlin dizisinin son sezon finalinden esinlenilmiştir. Yazanın çok sıkılmış ve çok zevzek olmasının dışında başka mazereti yoktur.

-         Beyler, önce yuvarlak bi masa bulmamız lazım, sonrası kolay…
-         Niye abi?
-         Öyle işte…
-         Kare olsa? Şurda bi tane var.
-         Olmaz, ille yuvarlak olacak.
-         Niye ya?
-         Olm sen hiç “Artur ve Kare Masa Şövalyeleri” diye bi şey duydun mu?
-         Yoo…
-         Hah işte o yüzden. Yuvarlak masa bulacaz ki, “Artur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri” olsun.
-         E ben öyle bi şey de duymadım.
-         Duysan şaşardım zaten, cahil herif! Bi de büyücüyüm diye geçiniyosun, çekil şurdan!
-         Hacı ben buldum bi tane, bak.
-         Hah! Tam aradığım gibi, koskocaman yusyuvarlak.
-         Sensin yuvarlak…
-         Ne?
-         Yok bişi… Hop hop Artur top Artur…
-         Ne mırıldanıyon olm ağzının içinde?
-         Büyü yapıyom büyü.
-         Git ötede yap, dolaşma ayak altında!
-         Eee kanka, bulduk yuvarlak masayı, napçaz?
-         Oturun, dizilin şöle etrafıma.
-         Oturduk.
-         Hah… Güzel… Herkes burada mı?
-         Burada burada…
-         Şimdi… Biliyonuz ki güzel yurdumuz Kamel-ot tütün markası sanılarak lağvedildi.
-         Lağım mı edildi?
-         Dayı bi dur ya, zaten kulakların ağır işitiyo, ben sana sonra anlatçam bi karışma.
-         Ha ne diyodum? Evet, şimdi tütün vergisi mi neymiş, ıvır zıvır bok püsür bi sürü şey çıkardılar, sürdüler bizi yurdumuzdan. Ama yılmak yok, geri dönüp alcaz Kamel-ot’u.
-         Ne gerek var ya? Ne güzel takılıyoduk böle dağ ova bayır.
-         Olur mu lan? Atalarımız bize miras bıraktı orayı, gidip sahip çıkmamız lazım.
-         Ulan Artur çok fuzulü adamsın ha, yani kral olmasan var ya…
-         Ne?
-         Yok bişi…
-         Şimdi söyleyin bakim, kimler benimle?
-         Ben.
-         Ben.
-         Hayır, ben.
-         Dayı otur yerine ya, yaşlı başlı adamsın, senden iş isteyen mi var? Zaten istesek de elimizde kalırsın.
-         Ben hepinizi cebimden çıkarırım ulan!
-         He dayı he…
-         Hadi beyler, elleri sayalım.
-         Ben yokum arkadaş.
-         Niye lan?
-         Baba ne… Günüver’i verin geleyim.
-         Günüver vermiş zati vereceğini.
-         Çüş!
-         Müstakbel kraliçe hakkında nasıl konuşuyosunuz lan siz! Nöbetçiler, yakalayın!
-         Abi… Sarayda değiliz, yok nöbetçi falan n’apıyosun?
-         Ha doğru ya… Öhö… Neyse… Hatırlat da saraya dönünce vurduriim kellelerini.
-         Ben de gelcem.
-         Hobaaa! Sen nerden çıktın Günüver ya?
-         Kızım otur yerine, kadın halinle elinin hamurunu bulaştırma.
-         Bana ne ya! Benim neyim eksik?
-         Ben söylerdim neyinin eksik olduğunu ama…
-         Söyle neymiş?
-         Kılıç… Kılıcın yok, böööle uzuuun kalııın…
-         Öhhö öhhööö! Abi bayanın yanında ayıp oluyo ama…
-         Ha, pardon.
-         Neyse, devam edelim biz… Lan, Merlin, nerdesin?
-         Masanın altına kaçmış abi.
-         Ulan Merlin iki dakka delikanlı ol be.
-         Ya ne kaçması? Bişi düşürdüm onu arıyodum, ne adisiniz lan.
-         Kolpasın olm kolpa.
-         Tamam kesin şamatayı, dizilin önüme.
-         Oha lan oha!
-         Hop! Abi n’oluyoruz, kral adamsın ama bi yere kadar.
-         Ben zaten Günüver’i seviyom.
-         Lanselami bi sus lan!
-         Yok be oğlum, sizi şövalye yapçam ondan dedim. Hemen de ne meraklıymışınız yanlış anlamaya, yuvarlak masaya oturdunuz hemen yuvarlak oldunuz di mi keh keh keh…
-         Aman ne komik ne komik…
-         Boşver abi, kral ya bozma, yalandan gülüver işte.
-         Günüver...
-         E hadi dizilin.
-         Cık istemez hacı, sağol.
-         Yapıcam ulan! Nöbetçiler!
-         Taktı nöbetçiye ya…
-         Şövalyeler!
-         Ooof of… Hacı bu mevzu çok uzayacak mı? Daha gidip kuleden kız kurtarcam.
-         Ne kulesi?
-         Kız kulesi ehe ehe ehe…
-         Yalnız bu esprilerin hiç çekilmiyo söyliim. Şövalye dediğin biraz ağır olur, bu ne ya?
-         Ay sen sanki çok sevimlisin!
-         Kes! Geç şöle! Sen Lanselami, artık bir Kamel-ot şövalyesisin, ona göre davran, kırmiim ağzını burnunu. Ayrıca müstakbel kraliçeye de sarkmak yok, valla vurdururum kelleni.
-         Ne meraklıymışın arkadaş vurdurmaya.
-         Ya sana ne, biz birbirimizi seviyoz, di mi kız Günüver?
-         Ne vercem be! Sana günahımı vermem ben, paçoz Lanselami! Burada koskoca kral dururken sana mı vercem?
-         Kız bi sus ya, hemen çemkirme! Yakışıyo mu bi müstakbel kraliçeye?
-         Adımız müstakbel kaldı zaten, bi kraliçe yapamadın!
-         Yapıcam yapıcam, gece gel yapıcam.
-         Pışıııık yemezler!
-         Ya ne yerler?
-         Bas nikahı, yap kraliçe sonra…
-         Sonra ne?
-         Abimi de şövalye yap.
-         Yapıcaz dur… Kayınço, gel bakim öne geç.
-         Aaa olmuyo ama böyle, araya kaynamayalım arkadaşım. Akraba diye hakkımız yeniyor.
-         Sus lan, kral benim!
-         Kralımız çok yaşa!
-         Ulan Gıyavi, sen de kraldan çok kralcı çıktın ha, bravo…
-         Kayınço, sen artık Kamel-ot şövalyesisin, sarayda da güzel bir oda ayarlatçam.
-         Kral dairesi olsun
-         Yuh! Gel tepeme çık istersen! Orda Günüver’le biz kalcaz bi kere.
-         Nereye kalıyon olm, daha kızı vermedik, nikah yok, düğün yok teheeey.
-         Tamam, dönünce yapçaz, söz.
-         Hee geçen sene de diyodun böle, güya babana söleyip isteticektin beni!
-         Kızım oraları karıştırma ya, tamam dedik!
-         Ben anlamam. Ya bana nikahı basarsın ya da Lanselami’yle kaçarım.
-         Kaç lan, kaçmayan na böle olsun!
-         Nasıl olsun?
-         Na böööle bu masa gibi yuvarlak.
-         Ayıp oluyo ama…
-         Benim de canıma minnet! Zati babam dediydi, hizmetçiden karı olmaz diye.
-         Karı sensin, hizmetçi de sana girsin! Kralmış, papucumun kralı, devrik kral, eşşoğlueşşek kral!
-         Orda dur bakalım kadım, bana istediğini söyleyebilirsin ama babama laf ettirmem arkadaş!
-         Git o paçoz babanla evlen o zaman, yuvarlak Artur! Yürü Lanselami, gidelim!
-         Gidelim ulan! Al Artur, bu kılıç da sana…
-         Terbiyesiz!
-         Dayı çekil dolaşma ayak altında, kim vurduya gidecen şimdi.
-         Kim vurmuş?
-         Kim kimi vurmuş?
-         Vuruşmuşlar mı?
-         Lan taktınız ha vuruşmaya vurdurmaya, hakkaten yuvarlak masa bozdu sizi arkadaş. Ben gidiyom, ecderle konuşçam… Ecdeeeer gel lan buraya!
-         Ulan şu kepçe kulağın emrinde iyice taşşakoğlanı olduk ha!
-         Ecder!
-         Hay ecdadını tiğimin! Geldim lan geldim, ne var?
-         Al beni sırtına gidiyoz.
-         Öküz!
-         Ne?
-         Öküz mü sandın beni dedim, binek hayvanı mıyım ben?
-         Değil misin? Ne havalara giriyon uçuyon diye?
-         Uçurucam ben seni ama…
-         Ne konuşuyon be mır mır mır? Atla gidiyoz!
-         Atla gideceksen beni ne çağırdın şaşkoloz?
-         Lan öyle dğeil, lafın gelişi. Ben atliim de gidelim yani.
-         Yavaş atla da sakatlanma tosuncuk.
-         Haa bi de hazır aklıma gelmişken…
-         Bi akıl var diyosun yane?
-         Benim ejderha nefesiylen dövülmüş bi kılıca ihtiyacım var.
-         Eee?
-         Bi üfürüversen şuna be?
-         Oha lan oha, ahlaksız teklifin de bu kadarı!
-         Yok olm, yanlış anladın kılıca üflücen ya.
-         Cık… Yanlış anlatmışlar sana hacı, ejderha nefesi diil o.
-         Ya ne?
-         Osuruğu.
-         Ha?
-         Ejderha osuruğuynan dövülmüş kılıç o, her derde deva harbi bak.
-         Tamam madem, ondan ossun.
-         Hıııh… Sen şu kılıcı sıkı sıkı tut… Haaa… Ben de şööle arkamı döniiim… Gör sen…
-         N’oluyo lan?
-         POFFFF!!!

Çarşamba, Mart 09, 2011

yetti gari

Bütün haberler üst üste geliyor, bütün olaylar üst üste oluyor. Özel, genel, siyasi, günlük fark etmiyor. Erkeklerden nefret ediyorum ve artık bu ülkede yaşamak istemiyorum. Hatta bu dünyada da yaşamak istemiyorum. Alternatif önerileri bekliyorum.

Kimse çıkıp da "aaa olur mu" demesin. İstisnalar umurumda değil. Kadınların yaptığı kötülükler ya da o erkekleri yetiştiren kadınlar da umurumda değil. Çünkü ben hiç bir erkeği sırf erkek olduğu için taciz eden, ona saldıran, ırzına geçen, öldüren, hayatı zindan eden bir kadın tanımadım, duymadım. Siz duydunuz mu? Aynı zamanda suçluyu cezalandırması gerekirken sırf kadın olduğu için salıveren, affeden kadın hakim, savcı, avukat vs. de görmedim. Siz gördünüz mü?

Erkeklerden nefret ediyorum; çünkü sırf vücutlarının orta kısmında bir fazlalık olduğu için kendilerini nimetten sayıyorlar. O fazlalık kadınlarda olmadığı için -muhtemelen bunu bir eksiklik addedip- kadınları aşağılıyor, eziyor, dışlıyor, hatta suçluyorlar. Evet, suçluyorlar; çünkü erkek kadına tecavüz etse bu kadının suçu, dövse kadının suçu, öldürse kadının suçu. Neden? Çünkü kadın. Pipisi yok. Pipisi olsa suçlu olmayacak. Her yaptığı yanına kalacak. Her yerde sözü geçecek. İstediğine sulanacak, istediğini hor görecek. Kimse ondan hesap sormayacak, ceza vermeyecek. Aksine pohpohlayacak, aslanım deyip sırtını sıvazlayacak. Kral ya o. Pipili kral.

Şimdi bunlar agresif feminist cümlesi gibi geliyor değil mi? N'olmuş, bu kız birine ya da birilerine sinirlenmiş, almış klavyeyi önüne saydırıyor. Çünkü elinden başka bir şey gelmiyor. Ne de olsa pipisi yok. O zaman boşver ya amaaan...

Değil işte. Çok sinirliyim; çünkü... Kız çocuğuna tecavüz edenler salıveriliyor. Töre cinayetlerinde her gün bir sürü kadın öldürülüyor. Suçlular cezasını bulmuyor. Kadınlar evde kocalarından, babalarından, abilerinden dayak yiyor. Sokakta tacize, tecavüze, saldırıya uğruyor. Hakkını aramasına izin verilmiyor, aksine susturuluyor, hatta suçlanıyor. Dekolte giydikleri için tecavüz reva görülüyor. Eziliyor. Hor görülüyor. Dışlanıyor. Başı, vücudu, ağzı, beyni, kalbi kapatılıyor. Kaale alınmıyor, dinlenmiyor. Biraz ağzını açsa vay feminist, erkeklere çatsa ya da vermese (!) vay lezbiyen, verirse(!) de vay orospu diye etiketleniyor. Ciddiye alınmıyor. Evine git, bu işleri bırak, evlen, çocuk yap, hanım hanımcık otur, bitki gibi yaşa, sesini çıkarma deniyor.

Dedim ya, istisnalar hiç umurumda değil. Kurunun yanında yaş da yansın; çünkü biz kadınlar olarak zaten yanmışız, bitmişiz, kül olmuşuz. İstediğin kadar kadınlar günü yap -altın günü misali, birbirini kutla dur, kendi kendine konuş. Zaten dinleyen yok. Duymak istediklerini söylemiyoruz çünkü. Palavralarına kanmıyoruz. Yalanlarına inanmıyoruz. Tuzaklarına düşmüyoruz. Saçmalıklarına katlanmıyoruz. En iyisinin bile aklından geçenleri okuyoruz ve midemiz bulanıyor. Çünkü artık bu numaralara karnımız tok. Eh, pipimiz de yok, demek ki bu dünyada yaşamaya hakkımız yok!

Not: Evet, feministim. Hayır, lezbiyen değilim. Normal şartlarda çok sevgi dolu bir insanım ama artık sabrım taşmış durumda. Babamı çok severim, onun da istisnalardan biri olması gerçeği değiştirmiyor. Bir sevgilim yok, olsaydı muhtemelen şu dakikada onu öldürmüş olurdum -şaka ya da değil, kim bilebilir, hep erkekler yapacak değil ya. Ha, bir de pipi meselesine o kadar takmış değilim; erkek olmadığım ve bir kadın olduğum için mutlu ve gururluyum. Zaten kim aklı donuna kaçmış, zavallı ve pipili bir manyak olmak ister ki?!

Pazar, Mart 06, 2011

ayar kayar

Çok doluyum blog... Gerçi sen de dolmuşsundur sana yapılanlar karşısında ama elimiz kolumuz bağlı oturuyoruz mal gibi. En çok koyan da bu zaten. 
Onu yapma. Bunu yazma. Şunu söyleme. Konuşma, okuma, düşünme. Hayal kurma. Hayalinin peşinden koşma. Koşma, düşersin Mazallah, çelme takarlar, düşürürler, düşene de bir tekme atarlar.
Git evlen çalış çocuk yap, başka da bir boka yarama babasını satayım.
Al! 
- blogyazarı burada eliyle çok pis bir hareket çekmektedir. hareketin içeriği blog okuyucusunun hayal gücüne bırakılmıştır. hadi bu kıyağı da unutmayın bakalım... 

Salı, Mart 01, 2011

bloguma dokunma!


Daha biraz önce bir yoruma cevap verirken "blogumuz her zaman açık" demiştim ki, ağzımdan yel almadan haberi geldi: bloglar mahkeme kararıyla kapatılıyormuş. Daha önce fizy engellendiğinde demiştim, yakında oksijene erişimimizi de durduracak bunlar, tam olacak. Allah her türlü belalarını versin diyor ve ekliyorum, 
özgürlüğe dokunan eller kırılsın!

Perşembe, Şubat 24, 2011

nick cave and the bad seeds

Despair and Deception, Love's ugly little twins. Came a-knocking on my door, I let them in. Darling, you're the punishment for all of my former sins. I let love in. I let love in. The door it opened just a crack, but Love was shrewed and bold. My life flashed before my eyes, it was a horror to behold. A life-sentence sweeping confetti from the floor of a concrete hole. I let love in. I let love in. I let love in. I let love in. Well I've been bound and gagged and I've been terrorized. And I've been castrated and I've been lobotomized. But never has my tormenter come in such a cunning disguise. I let love in. I let love in. I let love in. I let love in. O Lord, tell me what I done. Please don't leave me here alone. Where are my friends? My friends are gone. O Lord, tell me what I done. Please don't leave me here alone. Where are my friends? My friends are gone. I let love in. I let love in. So if you're sitting all alone and hear a-knocking at you door and the air is full of promises, well buddy, you've been warned. Far worse to be Love's lover than the lover that Love has scorned. I let love in. I let love in. I let love in. I let love in. I let love in. I let love in. I let love in.

"Mübarek" Kara Mürekkep'te


Beklenen Öykü Seçkisi Yayında!



Orkun UÇAR - Sibel ATASOY - Ahmet Burak TURAN - Sadık YEMNİ - Seran DEMİRAL - Funda Özlem ŞERAN - Yunus Emre ALTANAY - Kadim GÜLTEKİN - Haktan Kaan İÇEL - Baran Güzel - Ruhşen Doğan Nar - Mehmet Utku YILDIRIM - Hüseyin Emre COŞKUN - Emirhan Burak AYDIN - Gökcan ŞAHİN - Ufuk GÜLTEPE 'nin kalemlerinden dökülen, Yunus KOCATEPE 'nin çizimleriyle şenlendirdiği "Kara Mürekkep"  Xasiork'tan yayınlandı, linkten indirebilir, afiyetle okuyabilirsiniz :)

Pazar, Şubat 06, 2011

bu bir bant kaydıdır

* Uzaylıların gerçek olmasını yürekten diliyorum. Bir gün gelip ele geçirsinler dünyayı, biz de kurtulalım. Ne kadar gerizekalı, kötü yürekli, mal insan varsa hepsini de anal probe'dan geçirsinler. Yeter be... Alien başkan Ademspor şampiyon!

# Ölüler dirilsin, zombiler etrafa saçılsın, hepimiz üçbuçuk atalım istiyorum. Belki aklımız bir buçuk başımıza gelir o zaman. Peşinde beyin yiyen ataların olunca ecdadının Hürrem'i nasıl götürdüğüyle ilgilenmezsin belki. Zombi seni ısırınca sen de zombi olmuş sayılıyorsun ya, o zaman ben seni alnının çatından vurunca suç işlemiş sayılmam belki... 

% Vampirler, kurtadamlar ve hayaletler olmasın ama. Vampirin kaprisiyle, kurtadamın kılıyla tüyüyle uğraşamam. Hayalet desen atsan atılmaz, tutsan tutulmaz. Dokunamadığım şeyi sevmem ben. Cık istemez. 

@ Terminatör istiyorum bir de. İki tane triple-eight alıp koyacaksın garaja, bak bakalım sesi çıkıyor mu ahalinin. Biri canını mı sıktı? Git bak bakalım triple'cım, neymiş derdi. Hazır gitmişken de öğretirsin artık can nasıl sıkılıyormuş. Birileri mallık mı yapıyor? Triple maldan da anlar, gider bakar hatta alır getirir hemen, hiç sorun değil. Üstelik fiş de almaz, indirim yapar, merak etmeyin.

& Son olarak, gerçek bir cadı olmak istiyorum. Yani her zaman dalga geçmek için itham edildiğim şekliyle değil de sahicisinden. Embesilleri kurbağaya çevireyim, kurbağalardan rock star'lar çıkarayım istiyorum. Sihirli bir değneğim olsun, biri kafamı attırınca o değneği alıp... münasip bir şekilde kullanıma sokayım istiyorum. O kadarcık ya, valla çok bi'şey istemiyorum.

Ha bi' de...