![]() |
| görüldüğü üzzre kafam onbeşbinmilyon baloncuk!!! |
Cuma, Eylül 12, 2014
Cumartesi, Eylül 06, 2014
Pazartesi, Eylül 01, 2014
Cuma, Ağustos 22, 2014
木漏れ日
Hayatla ilgili en sevdiğim şey bu olabilir; ağaç yapraklarının arasından süzülen güneş ışığı. Türkçe'de ya da başka herhangi bir dilde bunu karşılayacak bir sözcük yok; Japonca dışında. İşte Japonları sevmek için bir neden daha: Komorebi!
Adamlar bunun şemsiyesini bile yapmış: komorebi-light-through-the-trees-umbrella
Ama benim en çok sevdiğim deniz komorebisi, tabii öyle bişi varsa; çünkü muhtemelen başka bir kelime vardır bahsettiğim şey için: deniz suyunun içine süzülen güneş ışığı...
Ama en en ennnn güzeli şu olur herhalde: hem deniz, hem ağaç komorebisi ❤
Biliyorum çok şey istiyorum :P ama Green Lake Avusturya'da varmış işte! :))
Salı, Ağustos 12, 2014
what dreams may come
İlkokula gidiyordum, en iyi arkadaşım Damla'ydı. Peçete koleksiyonu yapar, aptal aptal şeylere güler ya da ağlardık. Bir gün annem beni ve Damla'yı sinemaya götürdü, sanırım ilk kez sinemaya gidişimdi. Filmin adı Mrs. Doubtfire'dı ama muhtemelen tuhaf bir çeviriyle başka bir Türkçe isim verilmişti. Filmi çok beğenmiştik, Damla ve ben başroldeki adama çok gülmüştük. Tuhaf biriydi; güldüğü zaman yüzü parlıyor, insanın da onunla birlikte gülesi geliyordu. Üzüldüğü zamansa gözlerindeki ışık kayboluyor, bizim de gözlerimizin yaşarmasına sebep oluyordu. Yabancı bir ismi vardı, o yüzden pek aklımda tutamadım. Fakat bir sonraki sinema maceramda yine onun filmine gittik. Bu kez Damla'nın annesi götürmüştü ikimizi Jumanji filmine. Uzun bir süre en sevdiğim film olarak kaldı, kendimi filmdeki karakterlerin yerine koyarak binbir hayale daldım kendimce. Ve bu sefer gözlerinden ışıklar saçan adamın ismini aklıma kazıdım; Robin Williams.
Aradan yıllar geçti. Ben koca kazık oldum. Robin Williams filmleri izlemeye ve ona hayran olmaya devam ettim. Damla'yla dostluğumuz ise zaman içinde zayıfladı, ayrı okullara geçince görüşmez olduk. Üniversite zamanı birkaç kere buluştuk, ikimiz de büyümüş, değişmiş, başka insanlar olmuştuk. Gerçi eski anıları hatırlayıp aptal aptal sırıtıyorduk yine ama o bağ kopmuştu. Sonra bir sabah telefon çaldı. Babam beni uyandırıp Damla'nın öldüğünü söyledi. Trafik kazası geçirmiş, bir iki gün hastanede kalmış ama kurtulamamış. 20 yaşındaydık ikimiz de, ben onun cenazesine gittiğimde. Ben dün 30'uma bastım, Damla ise hep 20'sinde kaldı. O zamandan beri aklımda. Evinin önünden her geçişimde, okulumuzun bahçesine her bakışımda, hatta halasının oturduğu sokakta yürürken, üzülüp "keşke ölsem," dediğim anlarda ya da mutlu olduğumu sandığım zamanlarda bile o aklıma geliyor. Televizyonda ne zaman Jumanji'ye denk gelsem duruyorum, hem ağlayıp hem gülerek belki bininci kez izliyorum. Sanki Damla'yla beraber izliyormuşuz gibi, sanki film devam ettiği sürece Damla da yaşıyormuş gibi. Sonra film bitiyor, bakıyorum Damla yine yok. O öldüğü zaman dinlediğim şarkıları mırıldanmaya başlıyorum bu sefer. Filmler şarkılar bitiyor, yayınlanan ilk çocuk kitabımda karakterin en yakın dostuna Damla ismini veriyorum onun anısına. Hayat devam ediyor. Ben yine aptal aptal şeylere ağlıyor ve gülüyorum.
Bu sabahsa başka bir ölüm haberi alıyorum. Bizi güldüren ve ağlatan, gözleri ışıltılı o harika adam ölmüş. Daha doğrusu kendi canını alarak bu dünyadan gitmeye karar vermiş. Çok üzülüyorum ama nedense o kadar şaşırmıyorum; çünkü onu anlıyorum. "Keşke ölsem," dediğim anlardan biliyorum bunu, mutlu kahkahaların sonucu değiştirmediği zamanlardan. Damla yaşasaydı buna ne derdi ya da şimdi olduğu yerden beni ayıplıyor mudur bilemem. Ama ben bazen Damla yaşasaydı ne yapardı ya da şimdi olduğu yerde nasıldır diye düşünüyorum. Eskisi gibi yakın olur muyduk, yoksa bağlarımız tamamen kopar mıydı, ben onu bu kadar sık düşünür müydüm, bilemiyorum. Rüyalarımda karşılaşıyoruz bazen; aptal aptal şeylere gülüp ağlıyoruz yine. Kimi zaman çağırıyor beni yanına, gidemiyorum. Her şeye rağmen gitmek istediğimden emin değilim sanırım. Robin Williams gidiyor ama. Damla'nın ölümünden 10 yıl sonra o da katılıyor "yoklar" kervanına. Şimdi ikisinin arkasından bakıp ağlıyorum. Anılar birbirini kovalıyor, kayıplar birbirini hatırlatıyor ve ben mırıldanıyorum...
Aradan yıllar geçti. Ben koca kazık oldum. Robin Williams filmleri izlemeye ve ona hayran olmaya devam ettim. Damla'yla dostluğumuz ise zaman içinde zayıfladı, ayrı okullara geçince görüşmez olduk. Üniversite zamanı birkaç kere buluştuk, ikimiz de büyümüş, değişmiş, başka insanlar olmuştuk. Gerçi eski anıları hatırlayıp aptal aptal sırıtıyorduk yine ama o bağ kopmuştu. Sonra bir sabah telefon çaldı. Babam beni uyandırıp Damla'nın öldüğünü söyledi. Trafik kazası geçirmiş, bir iki gün hastanede kalmış ama kurtulamamış. 20 yaşındaydık ikimiz de, ben onun cenazesine gittiğimde. Ben dün 30'uma bastım, Damla ise hep 20'sinde kaldı. O zamandan beri aklımda. Evinin önünden her geçişimde, okulumuzun bahçesine her bakışımda, hatta halasının oturduğu sokakta yürürken, üzülüp "keşke ölsem," dediğim anlarda ya da mutlu olduğumu sandığım zamanlarda bile o aklıma geliyor. Televizyonda ne zaman Jumanji'ye denk gelsem duruyorum, hem ağlayıp hem gülerek belki bininci kez izliyorum. Sanki Damla'yla beraber izliyormuşuz gibi, sanki film devam ettiği sürece Damla da yaşıyormuş gibi. Sonra film bitiyor, bakıyorum Damla yine yok. O öldüğü zaman dinlediğim şarkıları mırıldanmaya başlıyorum bu sefer. Filmler şarkılar bitiyor, yayınlanan ilk çocuk kitabımda karakterin en yakın dostuna Damla ismini veriyorum onun anısına. Hayat devam ediyor. Ben yine aptal aptal şeylere ağlıyor ve gülüyorum.
Bu sabahsa başka bir ölüm haberi alıyorum. Bizi güldüren ve ağlatan, gözleri ışıltılı o harika adam ölmüş. Daha doğrusu kendi canını alarak bu dünyadan gitmeye karar vermiş. Çok üzülüyorum ama nedense o kadar şaşırmıyorum; çünkü onu anlıyorum. "Keşke ölsem," dediğim anlardan biliyorum bunu, mutlu kahkahaların sonucu değiştirmediği zamanlardan. Damla yaşasaydı buna ne derdi ya da şimdi olduğu yerden beni ayıplıyor mudur bilemem. Ama ben bazen Damla yaşasaydı ne yapardı ya da şimdi olduğu yerde nasıldır diye düşünüyorum. Eskisi gibi yakın olur muyduk, yoksa bağlarımız tamamen kopar mıydı, ben onu bu kadar sık düşünür müydüm, bilemiyorum. Rüyalarımda karşılaşıyoruz bazen; aptal aptal şeylere gülüp ağlıyoruz yine. Kimi zaman çağırıyor beni yanına, gidemiyorum. Her şeye rağmen gitmek istediğimden emin değilim sanırım. Robin Williams gidiyor ama. Damla'nın ölümünden 10 yıl sonra o da katılıyor "yoklar" kervanına. Şimdi ikisinin arkasından bakıp ağlıyorum. Anılar birbirini kovalıyor, kayıplar birbirini hatırlatıyor ve ben mırıldanıyorum...
Pazartesi, Ağustos 11, 2014
30 ve Ben
![]() |
| Hell Yeaaahhhhhh!!! |
![]() |
| Ovvvyeaaaahhh!!! |
![]() |
| WTF??!!! |
Yazının başlarında bir ara "Bir kapsülün içinde uzaya fırlatılmak istediğim yaştayım," diye yazacaktım ki, Gravity'yi izledim ve tövbelerden tövbe beğendim. Manzara güzel, enjoy the silence falan filan ama thanks but no, thanks. İzlerken bile yerimde oturamadım, başım döndü durdu, kafam oldu 34,5 milyon seçmen. Yeaaa temam yeaaa demiyom seçimlen ilgili bişe. Dedik dedik bak işte noldu. Boy vermedik, oy verdik, bundan sonra da koyveririm valla, hiiiiç derdim diil. I got 99 problems but a bitch ain't one. Laf aramızda bitch dediğin bitane değil çünkü. 99 bitches. Seç beğen al aaa ama pardon seçim demiyorduk di mi? O zaman let the party begin bitches!
Çarşamba, Ağustos 06, 2014
Cumartesi, Ağustos 02, 2014
Pazartesi, Temmuz 28, 2014
*
Pazartesi, Temmuz 14, 2014
Pazar, Temmuz 06, 2014
Pazar, Haziran 22, 2014
Perşembe, Haziran 19, 2014
son dakika...
Blogda yeni post göremeyince eski postları döndürüp döndürüp okuyan sevgili okuryanlar, canımsınız ❤ Tamam durabilirsiniz artık, yeni post geldi. Dursun artık bu baş dönmesi!
Baş dönmesini bilmem ama baş ağrısı fena. Nurtopu gibi sinüzitim var, kime satayım? Kışın kolay, tak bereyi şapkayı çık sokağa soğuğa. Ama ya yazın? Şıpır şıpır terledikten sonra metronun cereyanına, mağazaların klimasına çarpılmak da nesi kuzum? Biraz ayıp olmuyor mu?
Eğer düşünce gücüyle adam öldürmek diye bişi gerçek olursa bilin ki mucidi benim. Karşı apartmandaki -ki aslında yan yana, hatta cam cama ve hatta dip dibe!!!- komşu kadından tiksintiyle nefret ediyorum. Öyle bir insan evladı olamaz, bir insan öyle sesler çıkaramaz, bu kadar gürültü yapamaz. Hayatımda etmediğim küfürü bedduayı bu kadına ettim ve hâlâ yaşıyor olması ağrıma gidiyor. Keşke onun yerine kadının kendisi gitse. Ağrı'ya.
Sıcaktan pişmek üzere olduğumuz şu günlerde beni yine birtakım abuk sabuk, irili ufaklı, işler güçler beklemekte. Bence beklemesinler. Sinüzitim var olummm!
Bununla beraber birtakım şahane haberler de beklemede. Ama ne olduğunu söylemem. Bana ne, benim haberim. İster söylerim, ister söylemem, siz ne. Şaka lan şaka. Zamanı yaklaşınca tabiisi söylerim. Hayvan mıyım?
Dur cevap verme. Giderayak birbirimizi kırmayalım. Giderayak dedim ama, şimdi gidiyorsam da döneceğim. Ben bir döneğim.
Yalnız bu da çok kral şarkı:
Pazartesi, Nisan 14, 2014
Olm nasıl giriş yapıp ne yazacağımı şaşırdım resmen! Öyle böyle değil, çok ama çok acayip sevdim ben bu filmi. Jim Jarmusch'un yazıp yönettiği "Sadece Aşıklar Hayatta Kalır" en sevdiğim vampir filmi olmanın yanı sıra, en sevdiğim filmler arasında da yerini aldı. Başroldeki Tilda'ya hasta, Tom'a köle, filmin müziklerine hayran, Adam'la Eve'in ilişkisine ise ne olacağımı bilemedim, nazar ederim diye korktum :P
Esasen film eleştirisinden anlamam, yazmaktan da çok hazetmem ama bu film öyle içime işledi ki, paylaşmam lazım dedim. Aslında fikir çok sade ve basit: oturup düşündüğün zaman "eğer vampir olsam ne yaparım?" diye, seni gıcık eden insanları ısırmak dışında, ölümsüzlüğün verdiği bol zaman ve enerjiyle ilk olarak okuyamadığın bütün kitaplara saldırır, tüm filmleri izler, dünyadaki her müziği dinler ve sanat eserini görmeye çalışırsın. En azından benim o kadar zamanım ve fırsatım olsa ben sokaklarda kanlı kurban kovalamak yerine bunu yapardım, çok net söylüyorum. İşte Jarmusch da bunu yapmış, daha doğrusu onun yazdığı vampirlerimiz Adam ve Eve böyleler. İkisi de fazlasıyla zeki, bilgili, kültürlü, sanatsever ve zevk sahibi. Üstelik de çok karizmatik ve cool'lar; fakat kan emen gözü dönmüş vampirler oldukları için değil, hatta tam tersine, son derece zarif, duyarlı ve sakin tabiatlılar. Karizmalarının sebebi yüzyılların görmüş geçirmişliğini, bilgeliğini ve o rafine zevkleri gayet doğal bir şeymiş gibi taşıyıp yaşamaları. Özellikle de ilişkilerine yansıyan bu tavır beni benden aldı. Bir aşk yüzyıllara meydan okurken nasıl hem bu kadar uyumlu ve doğal olabilir, hem de kıvılcımını kaybetmez insan hayret ediyor! :P Başka bir hayret konusu da, Jarmusch'un bu aşkı muhteşem estetik sahnelerle bize sunması. Müzikleri hiç söylemiyorum bile, aşağıya numunelik koyacağım ama albüme de mutlaka bakın. İçinde hem vampirler olsun, hem gıpta edilesi bir aşk olsun, hem şahane müzikler olsun, hem de daha bir sürü ufak ve gülümseten detay olsun; gel de tadından yeme! -peki Adam'ı yiyebiliyoz mu?!!
not1: Adam'ı ayrıca anime bi karaktere benzettim sanki, Hellsing'deki Alucard tipi var bir parça ama karakter olarak alakası yok tabii.
not2: Beni aldı bir düşünce, "böyle bir ilişki mümkün mü?" diye. Mümkün ama vampir ya da ölümsüz olursan. Hiç yaşlanmadan, olanca güzelliğin ve gençliğinle kalırsan, ruhun da bazı şeyleri görüp geçirdikten ve doyduktan sonra olgunlaşırsa tabii ki Adam'la Eve olursun. Ama böyle Ayşe Fatma Hayriye, biraz zor cınım ^_^
not3: Gerizekalı blogspot istediğim videoyu listeleyemediği için mecburen böyle koyuyorum, tıklayın izleyin anacım... Funnel of Love-intro
Salı, Mart 18, 2014
evladım toplan buraya!
Öyle uzun uzun yazmaya takatim yok (bkz. yazının ana fikri), şunu söyleyip gideceğim: Resident Evil'in otuz milyonuncu filmi Retribution'ı izledim, her Ölümcül Deney serisi filmi gibi kaşınan yerlerime gayet iyi geldi, Milla var zaten, üstüne Michelle de dönmüş daha ne -ama asıl söylemek istediğim şu: (iki nokta üstü iki nokta çarpı pitikare kapa parantez) bu Alice'in başına gelenler değil pişmiş, hem pişmiş hem kızarmış hem de yenmiş sonra da sindirilmiş ve üstüne sifon çekilmiş tavuğun başına gelmemiştir herhalde. İzlerken ben yoruldum, ben sıkıldım onun yerine, hatta onun yerinde olsam çoktan "yeter hemşerim bi rahat verin huzur içinde öleyim" derdim çok net. Ancak demek istediğim yine bu değil. Peki neyyy? Şu: Eğer Resident Evil serisini ülke gündemine benzetir, Alice'i de kendimizle özleştirirsek teşbihin T virüslü kafasını yardığımız gibi, bir de nur topu gibi özeleştiri getirmiş oluruz (ya da sadece -rum, genellemelerden hoşlanmam ahbap). Ben bu heriflerle uğraşmaktan yoruldum. Böyle yüzsüzce, ahlaksızca, vicdansızca, akılsızca, izansızca, insafsızca, pişkince saldırıp duruyorlar ya tıpkı T(ayyip) virüsü yemiş mal zombiler gibi, üstümüze üstümüze gelip her daim üste çıkıyorlar ya, çiğ çiğ yiyorlar ya hakkımızı, hukukumuzu, kafamızı, kalbimizi, etimizi kemiğimizi sömürüyorlar ya, hah işte benim sıtkım sıyrılıyor arkadaş! Yeter lan artık, takatim kalmadı olm, gelsin Alice uğraşsın bana ne ya!!! -demek istiyorum, sonra 18 Mart oluyor, kızım senin ataların böyle mi yaptı, düşman boğazlarına çökünce yılmadan nasıl savaştılar, sen de adam ol sık dişini dayan diyesim geliyor ama kolumu kıpırdatamıyorum, mütemadiyen damıtıyorum. İşte böyle genç. Söyleyeceklerim bu kadar, dağılabilirsiniz! Ya da dağılmayın lan, tek tek görürlerse saldırır şimdi bu eşkıyalar. Birbirinize mukayyet olun çocuum!
Etiketler:
18 mart,
çanakkale zaferi,
michelle rodriguez,
milla jovovich,
ölümcül deney,
resident evil,
t virüsü
Salı, Şubat 18, 2014
Pazartesi, Şubat 10, 2014
Blogu sadece özel günlerde eli öpülen, hali hatrı sorulan uzak akrabaya çevirdim ya helal olsun bana! Ama elimde değil, elim gitmiyor, o el öpülüyor. Eskiden hiçbir şey olmayan hayatımdaki bir sürü abuk sabuk detayı buradan dünyalara (plural!) duyururken şimdi eskiye nazaran daha hareketli ve de bereketli olan vukuatlarımı paylaşasım gelmiyor. Aynı şey diğer ortamlarda da geçerli biraz, kıstım kendimi, toplumsal gündemsel şeyler dışında özelimle ilgili bir şeyi çok nadir duyuruyorum. Acep n'oldu bana recep?
Gerçi yakında istesem de paylaşamayacağım galiba, recep hepimizi toptan kısacak bu gidişle. O zaman başlarız yine ıssız adadan yayına, hadi bakalım!
Bunun haricinde size söylemek istediğim bir şey yok sevgili okuryan. Nasılsın, iyi misin? Sağlığın yerinde mi? Keyifler iyi mi? Ya çoluk çocuk, torun torbalak? Oh, çok şükür. Ay azıcık şu börekten de al, n'olur darılırım valla. Bu kış da pek kurak geçti, hiç yağmur yok, yazın napçez acep? Neyse artık, bir dahaki bayrama görüşürüz cınım, çok öptüm!
Durun ayol, Derslerle Başım Dertte'nin 6. (yazıyla altıncı) ve son kitabı da çıktı; Benim Abim Bir Kahraman almadan gitmeyin ha! Hadi selametle!
Salı, Aralık 31, 2013
Hoşgel 2014!
![]() |
| Yuki'nin yeni yıl mesajı & bizim yılbaşı pastamız ❤ |
party in da house! :P
Pazartesi, Aralık 30, 2013
diyır ikibinonüç
Bu sene ben buraları çok boşladım. Yok yok çok boşladım. Öyle böyle değil, çok boşladım. Bu kadar boşlamasaydım iyiydi ama çok boşladım. Epey boşladım yani. Diyerek sıradan, saçma girizgahımı yaptıktan sonra size 580. postumla merhaba diyorum sevgili dostlar! (selam uzaylı, biz puştuz!)
Teaam yaa bu kadan gıy gıy yeter (bkz. gıy gıy: 1. goy goy'un iç bunaltanı 2. gırgır'ın r'leri söyleyemeyeni), biz işimize bakalım. Bilirsiniz ki bloga iş getirmeyi sevmemeadsfadfdgshaha... Ulan tam lafa gircem, töbe est. bi gülme geliyo giremiyorum iyi mi. Yeaa şimdi kossskoca yıl zırt diye geçip gitti ya, OY DAĞLAR. Olm yemin ediyom ben yine bişi anlamadım. Zaten benim herhangi bir şeyi anladığım gün çok başka bi dünyaya gözlerimizi açıcaz. Sonra gelsin foton kuşağı.
Neyse, sebebi ziyaretimiz malum. Yılsonu postu gireceğiz ki, yeni yıl postuna yer açılsın. Her yıl yaptığım yeni yıl mı bize girecek, yoğsam biz mi birleşip ona girelim geyiğini bir kenara bırakıyorum. Bak bu kıyağımı da unutmayın köftehorlar. Yeni yıl kararları arasında yoktu ama sizin için yaptım bi güzellik. Şımarmayın dalarım.
İşte efenim, hazır başlığımız da "diyır ikibinonüç"ken istedim ki sevgili 2013'ün dedikodusunu yapalım, uğurlarken sırtına vura vura gönderelim. Aslında vurmaya kıyamam, baya sevdiydim ben bu seneyi ama madem yenisi gelecek eskiye hemen tekme atmak bizim ata sporumuz olduğu için hemen kolları sıvıyorum. Ben zaten dereyi görmeden de paçalarımı sıvadığım için iyice sıçıp sıvamadan konuyu açıyorum:
Sevgili 2013,
Sen ne güzel bir seneydin. Onüç monüç dediler ama sen hakkatli çıktın. Bol okumalı yazmalı, bol kitaplı, bol imzalı etkinlikli, üstelik de sürprizli bi sene oldun benim için. Tabii en önemlisi sevdiklerimle, sağlıklı ve huzurlu olmaktı. Ki huzur çohönemli; bak ülkeye, bu sene yemediği şamar biber gazı cop kalmadı. Bazısı da kutu kutu ayakkabı parası yedi, daha da kimler neler yiyecek kim bilir ama biz konumuza dönelim. Konumuz ne, tabiisi benim! Az DIYlı, bol gırgırlı, az biraz koşturmacalı, kafi miktarda seyahat-çok miktarda da direniş barındıran, yeni projelerin filizlendiği, eski projelerin yeniden dirilip palazlandığı, dostlukların pekiştiği, benimse yaşlanmayıp büyüdüğüm (yuh artık!), daha bi bilinçlenip kendime geldiğim, yer yer de kendimi kaybettiğim bir yıldın canımınüçü. Giderayak son bir kazık atmazsan seni ilelebet muhabbetle hatırlayacağım. Sen de beni şöyle hatırlarsan sevinirim cınım ^_^
Bitirirken seni çok çok öpüyor, yolda 2014'ü görürsen şu notumu iletmeni rica ediyorum -ki kendisine de sonra iki çift laf edicem zaten:
Sevgi ve selamlarımla...
Sulu Köfte
XOXO
Teaam yaa bu kadan gıy gıy yeter (bkz. gıy gıy: 1. goy goy'un iç bunaltanı 2. gırgır'ın r'leri söyleyemeyeni), biz işimize bakalım. Bilirsiniz ki bloga iş getirmeyi sevmemeadsfadfdgshaha... Ulan tam lafa gircem, töbe est. bi gülme geliyo giremiyorum iyi mi. Yeaa şimdi kossskoca yıl zırt diye geçip gitti ya, OY DAĞLAR. Olm yemin ediyom ben yine bişi anlamadım. Zaten benim herhangi bir şeyi anladığım gün çok başka bi dünyaya gözlerimizi açıcaz. Sonra gelsin foton kuşağı.
Neyse, sebebi ziyaretimiz malum. Yılsonu postu gireceğiz ki, yeni yıl postuna yer açılsın. Her yıl yaptığım yeni yıl mı bize girecek, yoğsam biz mi birleşip ona girelim geyiğini bir kenara bırakıyorum. Bak bu kıyağımı da unutmayın köftehorlar. Yeni yıl kararları arasında yoktu ama sizin için yaptım bi güzellik. Şımarmayın dalarım.
İşte efenim, hazır başlığımız da "diyır ikibinonüç"ken istedim ki sevgili 2013'ün dedikodusunu yapalım, uğurlarken sırtına vura vura gönderelim. Aslında vurmaya kıyamam, baya sevdiydim ben bu seneyi ama madem yenisi gelecek eskiye hemen tekme atmak bizim ata sporumuz olduğu için hemen kolları sıvıyorum. Ben zaten dereyi görmeden de paçalarımı sıvadığım için iyice sıçıp sıvamadan konuyu açıyorum:
Sevgili 2013,
Sen ne güzel bir seneydin. Onüç monüç dediler ama sen hakkatli çıktın. Bol okumalı yazmalı, bol kitaplı, bol imzalı etkinlikli, üstelik de sürprizli bi sene oldun benim için. Tabii en önemlisi sevdiklerimle, sağlıklı ve huzurlu olmaktı. Ki huzur çohönemli; bak ülkeye, bu sene yemediği şamar biber gazı cop kalmadı. Bazısı da kutu kutu ayakkabı parası yedi, daha da kimler neler yiyecek kim bilir ama biz konumuza dönelim. Konumuz ne, tabiisi benim! Az DIYlı, bol gırgırlı, az biraz koşturmacalı, kafi miktarda seyahat-çok miktarda da direniş barındıran, yeni projelerin filizlendiği, eski projelerin yeniden dirilip palazlandığı, dostlukların pekiştiği, benimse yaşlanmayıp büyüdüğüm (yuh artık!), daha bi bilinçlenip kendime geldiğim, yer yer de kendimi kaybettiğim bir yıldın canımınüçü. Giderayak son bir kazık atmazsan seni ilelebet muhabbetle hatırlayacağım. Sen de beni şöyle hatırlarsan sevinirim cınım ^_^
Bitirirken seni çok çok öpüyor, yolda 2014'ü görürsen şu notumu iletmeni rica ediyorum -ki kendisine de sonra iki çift laf edicem zaten:
Sevgi ve selamlarımla...
Sulu Köfte
XOXO
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















