Cumartesi, Nisan 23, 2011

çoluk çocuk cümbür cemaat

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun.
Ama bize değil. Dünya çocuklarına. Çünkü biz çocuk değiliz. Bizim memlekette çocuklar bile çocuk değil.
Egemen de değiliz, ulus da değiliz. Ayıp çünkü. Türk'üm doğruyum çalışkanım demek suç. Çocuk olmak da suç. Bok yesin çocuklar, otursunlar oturdukları yerde, sinirimizi bozmasınlar, yoksa karşılarına 10.000 kazma çıkarırız görürler neymiş çocuk olmak. 
Hem bu ülkede mühim olan çocuk olmak değil, tatmin olmak. O da kolay zaten, iktidar hepimizi tatmin edecek yakın gelecekte. Hepimiz Haydar Dümen olacağız. Püfür püfür sigaralarımızı tüttüreceğiz açık alanlarda, çünkü kapalı alanda sigara içmek de yasak.
Aslında bloga yazı yazmak da yasak. Aylarca aptal bir kağıdın yürürlüğe konmasını bekleyip kararın iptalini kutlamak da saçma. Ama dedim ya, mühim olan tatmin olmak. Buradan yazınca tatmin olmuş sayılıyoruz, Almanya da el sallıyor. 
Bugün 23 Nisan, neşe dolamıyor insan. 365 günde bir tek bugün varmış gibi, TRT 23 Nisan'ın ilk saatlerinde "Çağrı" filmini yayınlamaya başlıyor. Mesaj verir gibi, daha da kötüsü ayar verir gibi, inat gibi, kışkırtır gibi. Aptal gibi.
Ben hem Müslüman, hem de Atatürkçü bir birey olarak artık daha fazla katlanamıyorum bu insanların mallıklarına. Benim dinimi bana karşı kullanıp beni, ülkemi, geleceğimi ve hatta dinimi kurtarmış Atatürk gibi bir insana ve onun mirasına bunları yapmalarına dayanamıyorum. 
Sinirleniyorum, üzülüyorum, hırslanıyorum, umudumu ve sabrımı yitiriyorum, gitgide daha tahammülsüz ve kötü bir insan oluyorum. Ama günahım da onların boyunlarına, biliyorum.
Vazgeçtim ben, çocuklar yemesin bok. Büyükler bir bok yemiş zaten, çocuklar da yemesin. Şeker yesinler onlar. Yüzleri gülsün her şeye rağmen. Bu yazı da burada bitsin.
Bir dahaki erişim engelleme kararına kadar, esen kalın.

Perşembe, Nisan 14, 2011

kitabını yazdım serisi volume - III




Beth Ditto'yu Gossip'ten tanırız, Gossip'i Swarovski Fashion Rocks'tan beri biliriz ama en çok etine buduna ve fikrine dolgun bir hanım kızımız olması sebebiyle takdir ederiz. Daha önce de Miss Platnum'dan bahsederken adı geçmişti yine, bu sefer de Adele'den sonraki post'a nasip oldu. Kısacası hem görünüşleriyle, hem de fikirleri ve duruşlarıyla belli kalıpları yıkan (lütfen üstüne şaka yapmayalım :P), üstelik de bunu pop gibi bir alanda yapan bu genç kadınları sevelim, sevdirelim. Bir de koruyalım diyeceğim ama gerek yok, kızarlarsa kendileri ağzınızı burnunuzu kırarlar, ki "kitabını yazan" ablalara da bu yakışır zaten ;)

uuu beybi

Pazartesi, Nisan 11, 2011

uuu beybi!



Cupcake kıvamındaki, brownie sever ve telefonunu "uuu beybi!" diye açan tüm hanım kızlarımıza gelsin bu şarkı!

Perşembe, Nisan 07, 2011

Merlin: Kepçe Kulağın Maceraları ya da Kamelot: Bir Osuruk Efsanesi*

 * Birazdan okuyacağınız metin Merlin dizisinin son sezon finalinden esinlenilmiştir. Yazanın çok sıkılmış ve çok zevzek olmasının dışında başka mazereti yoktur.

-         Beyler, önce yuvarlak bi masa bulmamız lazım, sonrası kolay…
-         Niye abi?
-         Öyle işte…
-         Kare olsa? Şurda bi tane var.
-         Olmaz, ille yuvarlak olacak.
-         Niye ya?
-         Olm sen hiç “Artur ve Kare Masa Şövalyeleri” diye bi şey duydun mu?
-         Yoo…
-         Hah işte o yüzden. Yuvarlak masa bulacaz ki, “Artur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri” olsun.
-         E ben öyle bi şey de duymadım.
-         Duysan şaşardım zaten, cahil herif! Bi de büyücüyüm diye geçiniyosun, çekil şurdan!
-         Hacı ben buldum bi tane, bak.
-         Hah! Tam aradığım gibi, koskocaman yusyuvarlak.
-         Sensin yuvarlak…
-         Ne?
-         Yok bişi… Hop hop Artur top Artur…
-         Ne mırıldanıyon olm ağzının içinde?
-         Büyü yapıyom büyü.
-         Git ötede yap, dolaşma ayak altında!
-         Eee kanka, bulduk yuvarlak masayı, napçaz?
-         Oturun, dizilin şöle etrafıma.
-         Oturduk.
-         Hah… Güzel… Herkes burada mı?
-         Burada burada…
-         Şimdi… Biliyonuz ki güzel yurdumuz Kamel-ot tütün markası sanılarak lağvedildi.
-         Lağım mı edildi?
-         Dayı bi dur ya, zaten kulakların ağır işitiyo, ben sana sonra anlatçam bi karışma.
-         Ha ne diyodum? Evet, şimdi tütün vergisi mi neymiş, ıvır zıvır bok püsür bi sürü şey çıkardılar, sürdüler bizi yurdumuzdan. Ama yılmak yok, geri dönüp alcaz Kamel-ot’u.
-         Ne gerek var ya? Ne güzel takılıyoduk böle dağ ova bayır.
-         Olur mu lan? Atalarımız bize miras bıraktı orayı, gidip sahip çıkmamız lazım.
-         Ulan Artur çok fuzulü adamsın ha, yani kral olmasan var ya…
-         Ne?
-         Yok bişi…
-         Şimdi söyleyin bakim, kimler benimle?
-         Ben.
-         Ben.
-         Hayır, ben.
-         Dayı otur yerine ya, yaşlı başlı adamsın, senden iş isteyen mi var? Zaten istesek de elimizde kalırsın.
-         Ben hepinizi cebimden çıkarırım ulan!
-         He dayı he…
-         Hadi beyler, elleri sayalım.
-         Ben yokum arkadaş.
-         Niye lan?
-         Baba ne… Günüver’i verin geleyim.
-         Günüver vermiş zati vereceğini.
-         Çüş!
-         Müstakbel kraliçe hakkında nasıl konuşuyosunuz lan siz! Nöbetçiler, yakalayın!
-         Abi… Sarayda değiliz, yok nöbetçi falan n’apıyosun?
-         Ha doğru ya… Öhö… Neyse… Hatırlat da saraya dönünce vurduriim kellelerini.
-         Ben de gelcem.
-         Hobaaa! Sen nerden çıktın Günüver ya?
-         Kızım otur yerine, kadın halinle elinin hamurunu bulaştırma.
-         Bana ne ya! Benim neyim eksik?
-         Ben söylerdim neyinin eksik olduğunu ama…
-         Söyle neymiş?
-         Kılıç… Kılıcın yok, böööle uzuuun kalııın…
-         Öhhö öhhööö! Abi bayanın yanında ayıp oluyo ama…
-         Ha, pardon.
-         Neyse, devam edelim biz… Lan, Merlin, nerdesin?
-         Masanın altına kaçmış abi.
-         Ulan Merlin iki dakka delikanlı ol be.
-         Ya ne kaçması? Bişi düşürdüm onu arıyodum, ne adisiniz lan.
-         Kolpasın olm kolpa.
-         Tamam kesin şamatayı, dizilin önüme.
-         Oha lan oha!
-         Hop! Abi n’oluyoruz, kral adamsın ama bi yere kadar.
-         Ben zaten Günüver’i seviyom.
-         Lanselami bi sus lan!
-         Yok be oğlum, sizi şövalye yapçam ondan dedim. Hemen de ne meraklıymışınız yanlış anlamaya, yuvarlak masaya oturdunuz hemen yuvarlak oldunuz di mi keh keh keh…
-         Aman ne komik ne komik…
-         Boşver abi, kral ya bozma, yalandan gülüver işte.
-         Günüver...
-         E hadi dizilin.
-         Cık istemez hacı, sağol.
-         Yapıcam ulan! Nöbetçiler!
-         Taktı nöbetçiye ya…
-         Şövalyeler!
-         Ooof of… Hacı bu mevzu çok uzayacak mı? Daha gidip kuleden kız kurtarcam.
-         Ne kulesi?
-         Kız kulesi ehe ehe ehe…
-         Yalnız bu esprilerin hiç çekilmiyo söyliim. Şövalye dediğin biraz ağır olur, bu ne ya?
-         Ay sen sanki çok sevimlisin!
-         Kes! Geç şöle! Sen Lanselami, artık bir Kamel-ot şövalyesisin, ona göre davran, kırmiim ağzını burnunu. Ayrıca müstakbel kraliçeye de sarkmak yok, valla vurdururum kelleni.
-         Ne meraklıymışın arkadaş vurdurmaya.
-         Ya sana ne, biz birbirimizi seviyoz, di mi kız Günüver?
-         Ne vercem be! Sana günahımı vermem ben, paçoz Lanselami! Burada koskoca kral dururken sana mı vercem?
-         Kız bi sus ya, hemen çemkirme! Yakışıyo mu bi müstakbel kraliçeye?
-         Adımız müstakbel kaldı zaten, bi kraliçe yapamadın!
-         Yapıcam yapıcam, gece gel yapıcam.
-         Pışıııık yemezler!
-         Ya ne yerler?
-         Bas nikahı, yap kraliçe sonra…
-         Sonra ne?
-         Abimi de şövalye yap.
-         Yapıcaz dur… Kayınço, gel bakim öne geç.
-         Aaa olmuyo ama böyle, araya kaynamayalım arkadaşım. Akraba diye hakkımız yeniyor.
-         Sus lan, kral benim!
-         Kralımız çok yaşa!
-         Ulan Gıyavi, sen de kraldan çok kralcı çıktın ha, bravo…
-         Kayınço, sen artık Kamel-ot şövalyesisin, sarayda da güzel bir oda ayarlatçam.
-         Kral dairesi olsun
-         Yuh! Gel tepeme çık istersen! Orda Günüver’le biz kalcaz bi kere.
-         Nereye kalıyon olm, daha kızı vermedik, nikah yok, düğün yok teheeey.
-         Tamam, dönünce yapçaz, söz.
-         Hee geçen sene de diyodun böle, güya babana söleyip isteticektin beni!
-         Kızım oraları karıştırma ya, tamam dedik!
-         Ben anlamam. Ya bana nikahı basarsın ya da Lanselami’yle kaçarım.
-         Kaç lan, kaçmayan na böle olsun!
-         Nasıl olsun?
-         Na böööle bu masa gibi yuvarlak.
-         Ayıp oluyo ama…
-         Benim de canıma minnet! Zati babam dediydi, hizmetçiden karı olmaz diye.
-         Karı sensin, hizmetçi de sana girsin! Kralmış, papucumun kralı, devrik kral, eşşoğlueşşek kral!
-         Orda dur bakalım kadım, bana istediğini söyleyebilirsin ama babama laf ettirmem arkadaş!
-         Git o paçoz babanla evlen o zaman, yuvarlak Artur! Yürü Lanselami, gidelim!
-         Gidelim ulan! Al Artur, bu kılıç da sana…
-         Terbiyesiz!
-         Dayı çekil dolaşma ayak altında, kim vurduya gidecen şimdi.
-         Kim vurmuş?
-         Kim kimi vurmuş?
-         Vuruşmuşlar mı?
-         Lan taktınız ha vuruşmaya vurdurmaya, hakkaten yuvarlak masa bozdu sizi arkadaş. Ben gidiyom, ecderle konuşçam… Ecdeeeer gel lan buraya!
-         Ulan şu kepçe kulağın emrinde iyice taşşakoğlanı olduk ha!
-         Ecder!
-         Hay ecdadını tiğimin! Geldim lan geldim, ne var?
-         Al beni sırtına gidiyoz.
-         Öküz!
-         Ne?
-         Öküz mü sandın beni dedim, binek hayvanı mıyım ben?
-         Değil misin? Ne havalara giriyon uçuyon diye?
-         Uçurucam ben seni ama…
-         Ne konuşuyon be mır mır mır? Atla gidiyoz!
-         Atla gideceksen beni ne çağırdın şaşkoloz?
-         Lan öyle dğeil, lafın gelişi. Ben atliim de gidelim yani.
-         Yavaş atla da sakatlanma tosuncuk.
-         Haa bi de hazır aklıma gelmişken…
-         Bi akıl var diyosun yane?
-         Benim ejderha nefesiylen dövülmüş bi kılıca ihtiyacım var.
-         Eee?
-         Bi üfürüversen şuna be?
-         Oha lan oha, ahlaksız teklifin de bu kadarı!
-         Yok olm, yanlış anladın kılıca üflücen ya.
-         Cık… Yanlış anlatmışlar sana hacı, ejderha nefesi diil o.
-         Ya ne?
-         Osuruğu.
-         Ha?
-         Ejderha osuruğuynan dövülmüş kılıç o, her derde deva harbi bak.
-         Tamam madem, ondan ossun.
-         Hıııh… Sen şu kılıcı sıkı sıkı tut… Haaa… Ben de şööle arkamı döniiim… Gör sen…
-         N’oluyo lan?
-         POFFFF!!!

Çarşamba, Mart 09, 2011

yetti gari

Bütün haberler üst üste geliyor, bütün olaylar üst üste oluyor. Özel, genel, siyasi, günlük fark etmiyor. Erkeklerden nefret ediyorum ve artık bu ülkede yaşamak istemiyorum. Hatta bu dünyada da yaşamak istemiyorum. Alternatif önerileri bekliyorum.

Kimse çıkıp da "aaa olur mu" demesin. İstisnalar umurumda değil. Kadınların yaptığı kötülükler ya da o erkekleri yetiştiren kadınlar da umurumda değil. Çünkü ben hiç bir erkeği sırf erkek olduğu için taciz eden, ona saldıran, ırzına geçen, öldüren, hayatı zindan eden bir kadın tanımadım, duymadım. Siz duydunuz mu? Aynı zamanda suçluyu cezalandırması gerekirken sırf kadın olduğu için salıveren, affeden kadın hakim, savcı, avukat vs. de görmedim. Siz gördünüz mü?

Erkeklerden nefret ediyorum; çünkü sırf vücutlarının orta kısmında bir fazlalık olduğu için kendilerini nimetten sayıyorlar. O fazlalık kadınlarda olmadığı için -muhtemelen bunu bir eksiklik addedip- kadınları aşağılıyor, eziyor, dışlıyor, hatta suçluyorlar. Evet, suçluyorlar; çünkü erkek kadına tecavüz etse bu kadının suçu, dövse kadının suçu, öldürse kadının suçu. Neden? Çünkü kadın. Pipisi yok. Pipisi olsa suçlu olmayacak. Her yaptığı yanına kalacak. Her yerde sözü geçecek. İstediğine sulanacak, istediğini hor görecek. Kimse ondan hesap sormayacak, ceza vermeyecek. Aksine pohpohlayacak, aslanım deyip sırtını sıvazlayacak. Kral ya o. Pipili kral.

Şimdi bunlar agresif feminist cümlesi gibi geliyor değil mi? N'olmuş, bu kız birine ya da birilerine sinirlenmiş, almış klavyeyi önüne saydırıyor. Çünkü elinden başka bir şey gelmiyor. Ne de olsa pipisi yok. O zaman boşver ya amaaan...

Değil işte. Çok sinirliyim; çünkü... Kız çocuğuna tecavüz edenler salıveriliyor. Töre cinayetlerinde her gün bir sürü kadın öldürülüyor. Suçlular cezasını bulmuyor. Kadınlar evde kocalarından, babalarından, abilerinden dayak yiyor. Sokakta tacize, tecavüze, saldırıya uğruyor. Hakkını aramasına izin verilmiyor, aksine susturuluyor, hatta suçlanıyor. Dekolte giydikleri için tecavüz reva görülüyor. Eziliyor. Hor görülüyor. Dışlanıyor. Başı, vücudu, ağzı, beyni, kalbi kapatılıyor. Kaale alınmıyor, dinlenmiyor. Biraz ağzını açsa vay feminist, erkeklere çatsa ya da vermese (!) vay lezbiyen, verirse(!) de vay orospu diye etiketleniyor. Ciddiye alınmıyor. Evine git, bu işleri bırak, evlen, çocuk yap, hanım hanımcık otur, bitki gibi yaşa, sesini çıkarma deniyor.

Dedim ya, istisnalar hiç umurumda değil. Kurunun yanında yaş da yansın; çünkü biz kadınlar olarak zaten yanmışız, bitmişiz, kül olmuşuz. İstediğin kadar kadınlar günü yap -altın günü misali, birbirini kutla dur, kendi kendine konuş. Zaten dinleyen yok. Duymak istediklerini söylemiyoruz çünkü. Palavralarına kanmıyoruz. Yalanlarına inanmıyoruz. Tuzaklarına düşmüyoruz. Saçmalıklarına katlanmıyoruz. En iyisinin bile aklından geçenleri okuyoruz ve midemiz bulanıyor. Çünkü artık bu numaralara karnımız tok. Eh, pipimiz de yok, demek ki bu dünyada yaşamaya hakkımız yok!

Not: Evet, feministim. Hayır, lezbiyen değilim. Normal şartlarda çok sevgi dolu bir insanım ama artık sabrım taşmış durumda. Babamı çok severim, onun da istisnalardan biri olması gerçeği değiştirmiyor. Bir sevgilim yok, olsaydı muhtemelen şu dakikada onu öldürmüş olurdum -şaka ya da değil, kim bilebilir, hep erkekler yapacak değil ya. Ha, bir de pipi meselesine o kadar takmış değilim; erkek olmadığım ve bir kadın olduğum için mutlu ve gururluyum. Zaten kim aklı donuna kaçmış, zavallı ve pipili bir manyak olmak ister ki?!

Pazar, Mart 06, 2011

ayar kayar

Çok doluyum blog... Gerçi sen de dolmuşsundur sana yapılanlar karşısında ama elimiz kolumuz bağlı oturuyoruz mal gibi. En çok koyan da bu zaten. 
Onu yapma. Bunu yazma. Şunu söyleme. Konuşma, okuma, düşünme. Hayal kurma. Hayalinin peşinden koşma. Koşma, düşersin Mazallah, çelme takarlar, düşürürler, düşene de bir tekme atarlar.
Git evlen çalış çocuk yap, başka da bir boka yarama babasını satayım.
Al! 
- blogyazarı burada eliyle çok pis bir hareket çekmektedir. hareketin içeriği blog okuyucusunun hayal gücüne bırakılmıştır. hadi bu kıyağı da unutmayın bakalım... 

Salı, Mart 01, 2011

bloguma dokunma!


Daha biraz önce bir yoruma cevap verirken "blogumuz her zaman açık" demiştim ki, ağzımdan yel almadan haberi geldi: bloglar mahkeme kararıyla kapatılıyormuş. Daha önce fizy engellendiğinde demiştim, yakında oksijene erişimimizi de durduracak bunlar, tam olacak. Allah her türlü belalarını versin diyor ve ekliyorum, 
özgürlüğe dokunan eller kırılsın!

Perşembe, Şubat 24, 2011

nick cave and the bad seeds

Despair and Deception, Love's ugly little twins. Came a-knocking on my door, I let them in. Darling, you're the punishment for all of my former sins. I let love in. I let love in. The door it opened just a crack, but Love was shrewed and bold. My life flashed before my eyes, it was a horror to behold. A life-sentence sweeping confetti from the floor of a concrete hole. I let love in. I let love in. I let love in. I let love in. Well I've been bound and gagged and I've been terrorized. And I've been castrated and I've been lobotomized. But never has my tormenter come in such a cunning disguise. I let love in. I let love in. I let love in. I let love in. O Lord, tell me what I done. Please don't leave me here alone. Where are my friends? My friends are gone. O Lord, tell me what I done. Please don't leave me here alone. Where are my friends? My friends are gone. I let love in. I let love in. So if you're sitting all alone and hear a-knocking at you door and the air is full of promises, well buddy, you've been warned. Far worse to be Love's lover than the lover that Love has scorned. I let love in. I let love in. I let love in. I let love in. I let love in. I let love in. I let love in.

"Mübarek" Kara Mürekkep'te


Beklenen Öykü Seçkisi Yayında!



Orkun UÇAR - Sibel ATASOY - Ahmet Burak TURAN - Sadık YEMNİ - Seran DEMİRAL - Funda Özlem ŞERAN - Yunus Emre ALTANAY - Kadim GÜLTEKİN - Haktan Kaan İÇEL - Baran Güzel - Ruhşen Doğan Nar - Mehmet Utku YILDIRIM - Hüseyin Emre COŞKUN - Emirhan Burak AYDIN - Gökcan ŞAHİN - Ufuk GÜLTEPE 'nin kalemlerinden dökülen, Yunus KOCATEPE 'nin çizimleriyle şenlendirdiği "Kara Mürekkep"  Xasiork'tan yayınlandı, linkten indirebilir, afiyetle okuyabilirsiniz :)

Pazar, Şubat 06, 2011

bu bir bant kaydıdır

* Uzaylıların gerçek olmasını yürekten diliyorum. Bir gün gelip ele geçirsinler dünyayı, biz de kurtulalım. Ne kadar gerizekalı, kötü yürekli, mal insan varsa hepsini de anal probe'dan geçirsinler. Yeter be... Alien başkan Ademspor şampiyon!

# Ölüler dirilsin, zombiler etrafa saçılsın, hepimiz üçbuçuk atalım istiyorum. Belki aklımız bir buçuk başımıza gelir o zaman. Peşinde beyin yiyen ataların olunca ecdadının Hürrem'i nasıl götürdüğüyle ilgilenmezsin belki. Zombi seni ısırınca sen de zombi olmuş sayılıyorsun ya, o zaman ben seni alnının çatından vurunca suç işlemiş sayılmam belki... 

% Vampirler, kurtadamlar ve hayaletler olmasın ama. Vampirin kaprisiyle, kurtadamın kılıyla tüyüyle uğraşamam. Hayalet desen atsan atılmaz, tutsan tutulmaz. Dokunamadığım şeyi sevmem ben. Cık istemez. 

@ Terminatör istiyorum bir de. İki tane triple-eight alıp koyacaksın garaja, bak bakalım sesi çıkıyor mu ahalinin. Biri canını mı sıktı? Git bak bakalım triple'cım, neymiş derdi. Hazır gitmişken de öğretirsin artık can nasıl sıkılıyormuş. Birileri mallık mı yapıyor? Triple maldan da anlar, gider bakar hatta alır getirir hemen, hiç sorun değil. Üstelik fiş de almaz, indirim yapar, merak etmeyin.

& Son olarak, gerçek bir cadı olmak istiyorum. Yani her zaman dalga geçmek için itham edildiğim şekliyle değil de sahicisinden. Embesilleri kurbağaya çevireyim, kurbağalardan rock star'lar çıkarayım istiyorum. Sihirli bir değneğim olsun, biri kafamı attırınca o değneği alıp... münasip bir şekilde kullanıma sokayım istiyorum. O kadarcık ya, valla çok bi'şey istemiyorum.

Ha bi' de...

Pazar, Ocak 30, 2011

sophie'nin seçimi





Heartbreak, make me a dancer, dancer
DJ, give me the answer, answer
Love, stop getting me down, down, down

Ben demiyorum, Sophie diyor. Sophie Ellis-Bextor. İsmi bile melodik hanım kızımızın, kendisi ise şahane. Pop müzikten hazetmeyen bünyeye te lise yıllarında zerk eyledi "If this ain't love, why does it feel so good?" virüsünü. O günden beri yaptığı çoğu şarkıyı beğenerek dinledim, kendisini de severek izledim. Kolay değil; insan hem top model güzelliğinde olsun, hem böylesine aklı başında olsun, hem de taş çatlatırcasına yetenekli olsun. Eh sonrasında da kalplerde taht kursun. Kurar abi bi'şey demiyorum ama o kalpler kırık olunca insanın içi de bir hoş oluyor haliyle şarkıyı duyunca. Şimdi taktık ya kırık kalbe son zamanlarda, hah işte Sophie bacımız da yeni şarkısıyla değinmiş toplumun genel bir yarasına. Aşk acısı insanı vezir de yapar, rezil de misali; bazı bünyelerde de dansçı, şarkıcı, zurnacı yapıyor demek ki. O zaman, haydi DJ çal bakalım, neşemizi bulalım. Aşk, sen de bir hoşttur git lütfen ayak altında dolaşma, hadi çocuum!

Cuma, Ocak 28, 2011

sale!


magic cure: take the pieces of your broken heart and shove it up your ass!

Pazartesi, Ocak 24, 2011

Pazartesi, Ocak 17, 2011

Pazartesi, Ocak 03, 2011

Mutlu son - mutlu yıllar!


2011 Hoşgelsin - Yeni Yıl Kutlu Olsun!

Kutlaması geç olsun ama güç olmasın ;P
 
İşte mevzu bahis kurabiyeler... İnşallah yeni yıl da kurabiye tadında geçer; hepimize sağlık, mutluluk, huzur, başarı ve hoş sürprizler getirir :)

Ben de bu arada bol yazılı, bol basılı, bol kazançlı ve de bol Oz'lu bir yıl dileyeyim bari :)))  
Sevgiler ;*

2011 macerası: kim kime girdi belli değil !!!

Korktunuz di mi? İtiraf edin. Her sene yeni yılı hem arifesinde, hem de ertesinde postlar ve dostlarla kutlayan köfteye bu yılbaşında ne oldu ??? dı nı nı nıııın !!!
Çok çılgın şeyler oldu blog! Anlatsam inanmazsın ama and verdim n'olur dinle :))
Bak şimdi...
Yeni yılın 3 gün öncesine gidiyoruz... SuluKöfte (o zamanlar 26) sessiz sedasız evcağızında oturmakta. Gayet sakin uysal ve hatta domestik; zira yılbaşından ve yeni yıldan tek beklentisi yılbaşı kurabiyesi pişirip aileyle afiyetle yemek. Hayatındaki tek heyecan da kurabiyelere vereceği şekiller ve katacağı gıda boyaları (Uğur Dündar ve Arena ekibi mutfağı basarsa daha da heyecanlı olabilir tabii ki). 
İşte her şey böyle sakin ve normalken bir telefon gelir ve SuluKöfte (hâlâ 26) yeni yıla 2 gün kala sabah körü kalkıp ta 4.Levent'e gider. Kendisiyle hem alakalı, hem de alakasız olan bir iş görüşmesine katılır.
Aynı günün akşamı Kurabiye Canavarları'ndan bir haber gelir, Cumartesi gününe yetiştirilecek acil bir proje vardır ve bu uğurda yeni yıla çalışarak girmeleri gerekmektedir. Köfte'yi alır bir telaş; bir yandan sülale boyu organizasyon, bir yandan kurabiyeler, bir yandan cankurtaran projeler, bir yandan da beklenen iş haberi... dım tıs dım tıs dım tıs!
SuluKöfte (26'nın son demlerinde) yılbaşı sabahı yine erkenden kalkar, annesine yardım eder, kurabiyelerini pişirir, süsler. Sonra düşer yollara, yoldaşlarıyla beraber projede çalışmaya. Akşam tekrar koştur koştur eve varır, herkes onu beklemektedir. Yemek, hediye, yeni yıl telaşının arasına bir de proje yetiştirme telaşı karışır.
Yeni yıla yeni umutlar, uykusuz gözler, karmakarışık bir zihin ve tuhaf bir sırıtışla girer SuluKöfte, artık 27'dir.
Ama çılgınlık ertesi gün de sürecektir.
Yeni yılı çalışarak karşılayan Köfte 4 saatlik uykuyla kalkar, yine düşer yollara, yoldaşlarının yanına çalışmaya. Akşama kadar durmaksızın, uykudan kapanan gözler ve yorgunluktan abuk sabuk gülen suratlarla projeyi bitirip teslim ederler. 
Böylece SuluKöfte (27) 3 günde toplam 10 saat uykuyla yeni yıla mahmur bir giriş yapar. 
Artık 2011 hepten mahmur mu geçer, yoksa dört başı mamur bir yıl mı olur, orasını bilemeyeceğim. Daha gelmeden tüm planlarımı alt üst etti ve ilk dersini verdi plan yapmamak konusunda. Sonra da "bu sene de gösterip elletmeyecek" tarzında bir çıkarımla moralimi bozdu kısa bir süre ama toparladık o kısmı, güldük üstüne. Bakalım daha neler gösterecek, hayırlısı sevgili blog, izleyelim görelim bakalım...
Bu arada yeni yıla anca girmiş sayıyorum kendimi. Uykumu aldım sonunda ve Oz'un 8. sezonunu bitirdim İnşallah Maşallah hahhahhah hatta hohhohhoh :P

Perşembe, Aralık 16, 2010

uzayda yakalarsam karışmam!

Bir zamanlar ne moda bir geyikti o "dünya ahiret bacımsın ama...!" ile devam eden cümle. Gülbenler mülbenler hep ergendi o zaman ama bakıyorum da şimdi de değişen bir şey yok. İktidarın politikasına benziyor bu laf; demokrasiye açığım ama kampüste yakalarsam karışmam. Aslında öbek öbek küfredesim var ama hadi neyse...

Konu açılmışken; küfrü, argoyu ne kadar sevdiğimi bilen bilir. Hiç de hanım kız pozlarına giremeyeceğim valla, girenleri görüyoruz, bolca var onlardan. Benim asıl demek istediğim, sonunda kendime uygun bir yerli dizi bulmanın haklı sevincini yaşıyorum: Behzat Ç. İlk başta çok önemsemedim ama bir bölüm izleyince tiryakisi oldum. Gerek karakterleri, gerek diyalogları, gerek de senaryosuyla beni benden almayı başarmış bir dizi kendisi. Zaten Emrah Serbes'in romanlarından uyarlanmış, oh çok da iyi yapılmış. Yazan, yöneten, oynayan herkesin eline emeğine sağlık. Bir ara reyting kurbanı oluyordu az daha, aman dağlara taşlara, neyse ki kurtuldu da rahatladık. Allah düşürmesin bacım -dünya ahiret olanından değil ama :P

Hazır başlamışken benim şu arıza karakter takıntımı da bir masaya yatırsak be hacı. Behzat Ç. son örneği zaten de, hangi ara sardım, ne zaman o kadar psikopatı topladım bilmiyorum ama kısa kısa bahsedersek:

Hannibal Lecter (Anthony Hopkins) ve Çakal (Bruce Willis); bir küççücük ergensin ne işin var elin deli doktoruyla, psikopat katiliyle di mi? Hayır yani, bir de herifler dedem yaşında! Yok ama ille aşık olunacak, her iki film de tekrar tekrar izlenecek. O zamandan belli olmuş zaten gidişat ama dur diyene aşk olsun. Amin.

Spike (James Marsters); o gerzek alacakaranlık tiplerinin olmadığı güzel günlerde arızaya bağlanmak isteyen genç kızlar Buffy ve Angel izlerler, benim gibi psikopatları da Spike türünden arıza vampirlere abayı yakardı. Başka sorum yok sayın jüri, tanık sizindir.

Hellboy (Ron Perlman); eh büyüğü deli, küçüğü deli, beşikteki de kafa sallıyor. Sen ergen yaşında seri bir şekilde katillere, vampirlere yazarsan büyüyünce de anca iblis dölü, kıyametin sağ eli, cehennem zebanisi paklar! Ama elinizi (sağ eli değil taş olursunuz!) vicdanınıza koyun da söyleyin; kızıl kızıl teni, törpü törpü boynuzları, sarı sarı gözleri, taş taş eli, toynak toynak ayakları ve upuzun kuyruğuyla pek de sevimli değil mi ablası?

Sylar (Zachary Quinto) ve Dexter (Michael C. Hall); başka söze gerek var mı?

Dean Winchester (Jensen Ackles); sanırım listedeki tek "iyi" "insan" kendisi ama iyilik de nereye kadar sorarım size! Ayrıca "ben erkeğin cehennem görmüşünü, en az iki üç kıyamet atlatmışını severim arkadaş" diyorsanız (deyin deyin çekinmeyin), tam yerine geldiniz. Klasik arabaları, rock şarkılarını ve deri ceketleri bir kenara bırakalım; karakteri de kasları kadar sağlam, yeri geldiğinde hayatla da, kendisiyle de dalga geçebilen, mizah yeteneği olayları çözme yeteneğine denk ve biraz da ağzı bozuk bir adam gösterin bana. Gösterin ya, valla bir şey yapmiicam! Bu saydığım rüya takımın yedisi de dünya ahiret bacım olsun, benim derdim uzayla ;))

Salı, Aralık 07, 2010

330... hadi 3 de benden olsun, 333!

Bahçeli hesabı attık başlığı, Allah sonumuzu hayretsin... Evet okur, sen de bir hayretsin yani. 330uncu posta gelmişiz, dost musun düşman mısın belli değil, bi git Alla'sen. 5 kişilik izleyici grubum 6 olmuş, tam davullu zurnalı kutlamalara başlayacaktım ki, bir de baktım izleyicilerimi göremiyorum. Tam bir "Zeki Müren de bizi görecek mi?" vakasıyla karşı karşıyayım. Hayır yani, gören de sanacak ki sanatçı toplumdan kopuk yaşıyor, kral halkın arasına karışmıyor, sahnenin parlak ışıkları yüzünden seyircileri göremiyor! Külliyen yalan! Hepsi blogspotun suçu, güncellemem gerekiyormuş ama tırsıyorum sevgili okur. Burtonesk template'imi, kımıl kımıl app.larımı, gökkuşağını yedi rengini kaybedecğim diye korkuyorum. Blog bu, ne yapacağı belli değil, kim vurduya da gidebilir. Töbeee...

Şimdi deneme bir kiii yapacağım, sıkı tutunun, kemerlerinizi bağlayın, şehadet getirin. Hepimiz toptan uçabiliriz ama yine de sakin olun. Pilotunuz konuşuyor. Ve unutmayın, hostesiniz sizi çok seviyor...

Pazartesi, Kasım 29, 2010

şimdi reklamlar


FAME
 Undressing Cucumbers and Revealing Their True Nature for Centuries

© SuluKöfte

Salı, Kasım 09, 2010

Manşet: Ya Tutarsa?

Alt Başlık: Değişimi Hissediyorum!

"Hemcinslerimle ilgili yapılan yaygın bir genellemeye daha dahil oldum; mutluyum, gururluyum. Pişman değilim, çıkarsam yine yapacağım!"

Bir süredir yaşadığı kişisel bunalımlar ve sosyolojik buhranlarla gündemi meşgul, kamuoyunu da rahatsız eden Sulu Köfte (26) çarpıcı açıklamalarıyla yine gündemde. Geçtiğimiz haftasonu karıştığı bir takım olaylarla adından söz ettiren Köfte dur durak bilmeyen icraatlarıyla hem görenleri, hem de kendini şaşkına çevirmekten geri durmuyor. İşte Köfte ve kendi ağzından, yaşanan son gelişmeler...

"Aslında her şey gayet normaldi başta. Her zamanki bunalımlar, sıkıntılar falan derken artık bazı şeylerin değişmesi gerektiğine karar verdim. Tabii her bunalımlı bayan gibi değişime saçlarımdan başlamam lazımdı, genelleme icabı. İnsan bir yerde doğduğu cinsiyetin geleneklerine karşı gelemiyor. Neyse... Baktım olacak gibi değil, atladım gittim kuaföre. Bizim Selim Abi sağolsun, naberdi, nasılsındı, hoş beşti derken kendimi kuaför sandalyesinde aynaya bakarken buldum. Tabii hemen çevirdim kafamı, hoş bir manzara değil takdir edersiniz ki. Ama bir yandan da Selim Abi kesiyor saçları, kırt kırt düşüyor bukleler yere. Böyle bir rahatlama, bir hafiflik, efendime söyleyeyim, bir oh çekiyorum saçlarım kesildikçe. Onca ağırlık afedersiniz, eşek gibi taşıyorum ne zamandır. Neyse işte, saçlar kat kat kesildi, oh ne rahat, artık kolay yıkanacak, kolay taranacak, çabuk kuruyacak, zaten kökü bende, falan fıstık derken Selim Abi demesin mi 'Aslında böyle kat kat saça dalga çok yakışır, hem kolay da şekil alır, rahat edersin.' 

Edersin edemezsin derken hooop ben yine kendimi buldum ayna karşısında. Yani zaten ayna karşısındaydım ama bir baktım bu sefer kafamda bigudiler, bilmemneler... Yani gerçekten bilmiyorum da ne olduğunu, Allah sizi inandırsın ama kafama takılmış bir kere. Yani kafama takılan nesnelerin ne olduğu da takılıyor kafama bir yandan ama ses de etmiyorum sonuçta. Bunalım tak etmiş canıma, takdir edersiniz ki, değişime inanmışım bir kere, gözüm kararmış, afedersiniz, kralı gelse tanımam artık o raddede. Neyse... Kafamda bigudiler, Selim Abi de bir yandan döküyor kafama ilacı, döküyor kafama ilacı. Meğer kıvırcıklaştırıcıymış ama nasıl da yakıyor meret, sanırsınız ki Kızılderililer kafa derimi yüzecek de önceden anestezi yapıyorlar. Yani tabii şimdi Kızılderili vatandaşlarımızı da rencide etmek istemem, benimkisi lafın gelişi hani bir yerde onlar da genelleme kurbanı ama hangimiz değiliz ki... Öhhöm... Neyse işte...

Ben zaten kafama ilacı yedikçe bir hoş olmuşum, bir yarım saat bekledikten sonra bunun bir de kalıcılaştırıcısı mı ne varmış, onu da döktüler kafama, ben oldum iyice. Diyorum heyt ulan isterse feriştahı gelsin, ben bu değişime inanıyorum arkadaş! Hissediyorum yani saç diplerimde, 'saç derisi kaynağı burası' diyorum reklam filmindeki Meltem Cumbul gibi. Anlayın artık siz halimi. Neyse... Biraz da o ilacı bekledik, sonra yıkadı Selim Abi saçı ama saç artık eski saç değil, yani hissediyorum değişimi. Aldı, kuruladı, jöleyle bi'şeyler yaptı tabii ben hatırlamıyorum tam olarak oraları, ilaç nasıl etki ettiyse artık. Derken kuruttular saçımı, kurudukça bir yay etkisi de hissetmedim değil tabii, saç zaten kısalmış, afedersiniz, bir de ısıyı yiyince iyice çıktı tepelere kıvır kıvır. Ama sorun değil, dedim ya, gönül vermişim ben bu değişime, vazgeçmem artık. Hoş, vazgeçmeye kalksan ne olacak, olan olmuş bir kere. Neyse...

Saçlar kıvrıldı, jölelendi, kurudu ve ben aynaya bakmaya cesaret edebildim. Önce bir alkış geldi tabii bu cesaretim için. Ardından baktım kuaför ahalisi, annem de dahil, bir sevinç gösterisi içinde. Bir mutluluk, bir taşkınlık, nasıl desem yani böyle garip bir izdiham yaşandı. Halk galeyanda, genç siviller rahatsız, delikanlı taraftar ayağa kalkmış, genç kızlar üstlerini başlarını yırtıyorlar, belediye anons yapıyor, bir tezahürat bir kıyamet görseniz amaaan, hepsi de afedersiniz kıçıkırık bir kıvırcık saç için. Hani sonuç da bir şeye benzese gam yemeyeceğim ama bildiğiniz dalgalı saç işte, perma demeye bile bin şahit lazım. Zaten toplasanız 1000 kişi de yoktu yani o gün orada, olsa olsa 250-300, eh o da şahitten sayılmaz. 

Efendime söyleyeyim, sonra biz eve geldik, babam bir süre kabullenemedi beni, eve almadı falan. Neyse zar zor ikna ettik onu benim hâlâ babamın kızı olduğuma ama bu sefer de alay ve sataşmalardan kurtulamadım. Kıvırcık, bonus, koyun, meee, merinos derken bir sinir bastı beni. Yani nasıl söylesem, artık ortaokulda dalga geçtiğim kıvırcık saçlı arkadaşlarımın mı ahı tuttu nedir, bir tepkisel oldum, ne zaman bu tarz bir lakap duysam irkilir oldum, yani ayrımcılık hakikaten çok fena bi'şeymiş, ilk elden tecrübe ettim, aman evlerden uzak... Allah'tan bizim ev yakın da işte idare ediyoruz... Neyse... Ne diyordum?

Ha, ben öyle kıvır kıvır kıskıvrak birkaç gün geçirdim ama pek de bi'şey anlamadım aslında. Hamam aynı hamam, taslar yeni bir tek. Zaten üç gün sonrasında saçları yıkayınca taslar eskidi, ay aman işte, saçlar da eski haline döndü büyük oranda. Perma terma hak getire... İlacı yediğimizle kaldık, afedersiniz şey gibi ortada. Yani değişim meğişim hikayeymiş arkadaş, saçla bitmiyor iş. Değişim saçta değil baştaymış, bunu gördüm bunu anladım ben ama tabii şey oldu biraz... Yani yine arada tuhaf şekilli dalgalanmalar olmuyor değil ama insan alışıyor zamanla. Bu da bir yerde kader, kısmet. Çok da şey etmemek lazım yani, kurcalamamak... Öyle işte..."


Sözlerini tuhaf bir sessizlikle (awkward silence) tamamlayan Sulu Köfte (yirmi altı) bundan sonraki planlarının ne olduğu sorulduğunda kollarını vücuduna sarıp ileri geri sallanmaya başlayarak değişime hâlâ inandığını mırıldandı ve sonrasında aniden ayağa fırlayıp zafer işareti yaparak asla pişman olmadığını, dışarı çıkınca yine aynısını yapacağını belirtti. Aynısının ne olduğu kafalarda soru işaretleri bırakırken Köfte de kalabalıkta izini kaybettirdi. 

SK Haber Ajansı