Pazartesi, Mayıs 31, 2010

rejection is ejection!

"We're mailing this rejection because we couldn't meet you in person to punch you in the nose."


- I think that you have to believe in your destiny; that you will succeed, you will meet a lot of rejection and it is not always a straight path, there will be detours - so enjoy the view.

- I tell writers to keep reading, reading, reading. Read widely and deeply. And I tell them not to give up even after getting rejection letters. And only write what you love.

- I discovered that rejections are not altogether a bad thing. They teach a writer to rely on his own judgment and to say in his heart of hearts, "To hell with you”.

- The vital point to remember is that the swine who just sent your pearl of a story back with nothing but a coffee-stain and a printed rejection slip can be wrong. You cannot take it for granted that he is wrong, but you have an all-important margin of hope that might be enough to keep you going.
  
- Practice, practice, practice until you eventually get numb on rejections.
  
- There are two wrong reactions to a rejection slip: deciding it's a final judgment on your story and/or talent, and deciding it's no judgment on your story and/or talent.

- What is needed is a site that bypasses these idiots that send out rejection letters! Authors - it is time to take back control in the way that bands fought back against parasite music publishers and distributors.

Anybody can become a writer, but the trick is to STAY a writer. - Harlan Ellison

Perşembe, Mayıs 27, 2010

keşke herkes böyle olsa!

Allah hayırlara karşı getirsin sevgili okur; ikidir post yazacağım yazamıyorum. Tam elim klavyeye dokunuyor, yazıyorum üç beş satır sonra ne oluyorsa hop siliyorum. Elim yayınla'ya gitmiyor bir türlü, beğenmiyorum, beğendiremiyorum, yediremiyorum kendime. Dolmuşum belli, de nereye nasıl taşacağımı bilemiyorum, enginlere sığmıyorum, dingillere sığınıyorum, sığ sularda boğuluyorum.

Kimin lafıydı o; "küçük havuzda büyük balık olacağıma, büyük okyanusta küçük balık olurum" muydu neydi? (bravo muhteşem hafıza!) Affınıza sığınarak siktirsin ordan diyorum! Havuzu bulmuş da laf ediyor hıyar ağası, sana ne okyanustan, balığı da ızagara yapar yerik üstüne bir de büyük deviririk demek istiyorum izninizle. Açtırmasın benim bayramlık ağzımı...

Enginlere değil, küfürlere sığmıyorum gördüğünüz gibi (töbe Tanrı'ma!). Söz verip de tutmayan, lafa gelince mangalda kül bırakmayan, icraata gelince kömür gibi kararan, elaleme çamur atan, kendisine toz kondurmayan, cin olmadan adam çarpmaya çalışan, adammış gibi yapıp da bir bok olmayan tüm hıyarlardan bir hesap soracağım, bir küfür söveceğim, bir sopa da döveceğim var! Çıkarın defterleri tahsilat yapıyoruz!

Bunu söyleyip rahatladıktan sonra belirtmek istediğim başka bir nokta var. Şimdi ben elaleme verip veriştiriyorum ya güya buradan. Ey okur, sanma ki kendimi bir bok sandığımdan! Hayır, ne münasebet! Aksine, şu koskoca evrende bir toz zerreciği olduğumun farkındayım ve belki de o yüzden bu hırçınlığım (bak bak psikoanaliz de yaparmış kendine yazık). Tembelim, üşengecim, hayalciyim, gerçeklerden kaçıyorum, bencilim, korkağım, malım, eh biraz da gerzeğim ama soruyorum sana sevgili okur; tüm bunları olurken yalnız mıyım? Hayır, değilim; herkes de benim gibi işte! (bkz. bence artık ben de herkes gibiyim -değil, bence herkes de benim gibi artık!) Hepimiz malız, hepimiz salağız! 

Ancak...

Kimsenin de benim salak, mal, korkak, bencil, hayalci ve tembel olma hakkımı elimden almaya hakkı yok sevgili okur! Ben de böyleyim arkadaş! Gelmişim 26 yaşına artık geçmiş ola! Kalkmış bana "şunu şöyle yap, bunu böyle yap" diyorlar (onlar kendini biliyor!) ama sorarım size, alışmadık götte don durur mu?! Su yolunu bulur mu? Aşk her şeyi affeder mi? 

Affetmez babasını satayım! Ben de affetmem. O yüzden bırakalım herkes olduğu gibi olsun, neyse o olsun, götü başı oynamasın sevgili okur; delikanlı olsun ciğerimi yesin. Başka da hiçbir şeycikler demem, na bu kadar, bu seferki de resimsiz olsun!

Pazar, Mayıs 16, 2010

karşının taksisiyim abla

Silkelenin ve kendinize gelin köfteler! Bünyeyi kutlama rehavetine kaptırıp malak gibi yatmak yok. Uzun süredir devam eden arabesk-gotik (o nedir ya!) halet-i ruhiyeyi de silip atıyoruz, tamam mı? Kabul edenler? Etmeyenler? Kabul edilmiştir!

Evin çevresindeki kargaların kocamanlığı ve kurnazlığı beni hayretlere düşürüyor, endişelere gark ediyor (karga karga gark dedi!). Gelip balkon demirlerine kafa atıyor, gaga bileyliyorlar savaşa hazırlanır gibi. Kime girişecekler çok merak ediyorum, onlar gelince içeri kaçıyorum, perde arkasından dikizliyorum ama biliyorum, onlar beni görüyor -kargalar bizi gözetliyor!

Nasıl inat bir bünyem varsa... Sonunda Wayfarer'larıma kavuştum, ki bir süre kendimi tutmak üzere kendimle anlaşmaya varmıştım ama kendi kendimin düşmanı oldum, kendimin arkasından kendi kendime iş çevirdim ve gittim aldım o gözlükleri kendime! 

Düğün dernek olaylarlarına iyice adapte oldum; yani insanın alışmayacağı şey yokmuş şu dünyada. Değil bir dahaki düğünde ne giyip saçımı nasıl yapacağımı düşünmek, kalkıp kendi düğünümü planlamaya falan kadar vardırdım işi. Durum vahim, ilk dansı Rolling Stones'un "Satisfaction"ıyla yapmaya karar verdim, çok fena çok...

Yaklaşan yaz ve tatil sezonuyla birlikte bünyede kilo verme, diyet yapma, spora sarma isteği peydah oldu (evet ben de bir kızım sonuçta, ne var!). Diyetten pek umudum yok, eh spordan da ama her şey beyinde biter diyen doktorlara beynimi aldırsak kaç kilo yapar diye sorasım var. İşe yaramıyor zaten ama hap kadar olduğu gerçeği de göz önüne alınırsa benim bu yaz da kilo vermem zor görünüyor şimdiden!

Acilen bir öykü yazmam lazım. Tamam, o kadar acil değil ama yazmalıyım (bak bak, nasıl birden entel konulara yöneldim!). Üstelik henüz konu seçmedim, kurgu yapmadım. Aklımda bir şeyler var ama aklım karışık zaten, nasıl seçip düzenleyip düşüneceğim bilmiyorum. Bööyle bel bel bakıyorum ekrana, kağıda... Hayırlısı!

Kırmızı papuçlarım var artık, hemi de topuklu (aha yine geldik sığlığa, boy veriyorum!). Üzerlerinde nasıl yürüyeceğimi düşünürken dün gece kendilerini rüyamda ve ayağımda görmemle en güzel hülyalara saldım kendimi. Bir nevi Dorothy oldum, Kansas'a gittim geldim (ben karşının taksisiyim abla!), batının kötü cadısıyla akraba çıktım, el öpüp uyandım. Harçlık olarak iki adet uçan maymun aldım geldim, şimdi balkonda kahvaltı yapıyorlar. Yalnız bizim kodaman kargalar pek pis bakıyorlar, huylanıyorum. Bana huysuz diyenlere duyurulur!

Başka bir arzunuz?

Cuma, Mayıs 14, 2010

5 Yıllık köfte Kutlu köfte Mutlu köfte Sulu Köfte

Beş (rakamla 5) yıl... 
Bu ufacık tefecik içi dolu köftecik blogu açalı, yazmaya başlayalı tam beş yıl olmuş. Çocuk doğursam anaokuluna başlamıştı şimdiye! Zaten burası da çocuk gibi oldu ya; yemedim yedirdim -yalan- giymedim giydirdim -yalan- besledim büyüttüm -eh- yeri geldi şımarttım -he- yeri geldi azarladım dövdüm -doğru valla- ama sonunda bugünlere getirdim. Mutluyum gururluyum suluyum; herkese kutlu olsun!
Bu arada sadece sevgili biricik blogumun değil, Oz'umun da kutlamasını yapıyorum. Dile kolay 100. bölümü geride bıraktık -Supernatural'ınki gibi olmasa da :P- İnşallah nicelerine, niteliklilerine, yayınlılarına ve de partililerine!
Hazır kutlama havasına girmişken bir kutlu haberim daha olsun isterdim, vardı da ama yetişmedi sanırım. Neyse o da bir dahaki post'a diyelim ;)
Aslında bir sürü laflar hazırlamıştım, günün anlam ve önemine de uyacaktı ama hepsi aklımdan çıkıp gitti, heyecanlı mıyım neyim :P
Kısaca nice beş yıllara diyorum sevgili köfteseverler; daha nice postlarda, mecralarda ve sululuklarda görüşmek dileğiyle... Sulu kalın! ;)
Not: Yıldönümü aslında yarın, yani 15'i ama yarın ekran başında olamayacağım için şimdiden kutlayalım istedim. Zaten yarına da kutlanacak bi' dolu şey var oooh yandan!

Pazartesi, Mayıs 03, 2010

ECEL: İlk romanımın ilk bölümü Buzul Dünya'da



Sonunda bu da oldu! :D

3 yılda yazdığım, 2008 Xasiork Roman Yarışması'nda 2. olan, 409 sayfalık ilk romanım ECEL'in ilk birkaç bölümü sırf sizler (ve tanıtım ve reklam!!!) için Buzul Dünya'dan yayında...

Tadının damağınızda kalması dileğiyle; ki daha fazlasını isteyesiniz, kitapçılara yayıncılara koşup talep-ısrar-isyan edesiniz :))


İyi okumalar, yorumlarınızı ihmal etmeyin ;)

Çarşamba, Nisan 14, 2010

season of the witch

Bir de ne başlık koyayım diye düşünüyordum, heyhat! Cevap zaten gözümün önünde... Acep hayatla ilgili başka sorularda da durum böyle mi? Cevap ya da çözüm tam gözümün önünde de ben mi kapadım gözlerimi?
Suluköfte'yi dinliyorum, gözlerim kapalı... Hadi bakalım, buradan yak!
Aslında bir sürü sorum, bir yığın yanıtım, bir dolu da yorumum var; ancak zamanım yok, takatim yok sevgili blog.
Yorgunum dostlarım, yorgunum yorgun...
Peki neden?
Haydi öğrenelim:

1) 4/7 - 10/24 bir durum söz konusu (vay be şifre gibi yazınca kendimi çok cool hissettim babasını satayım, sanki ajancılık oynuyoruz -hale bak aklım hâlâ oyunda!) Çok istemesem de, şartlar elverdiğince ama kötünün de iyisi olarak ve de sonu belirsiz bir şekilde (yok anam hakikaten ajan olacak kızım ben, harcanıyorum!) işte öyle... 

2) Yeni proceler ve bu procelere bağlı sorunlu ve de zorunlu sorumluluklar var. Ayrıca mazeretim var, asabiyim ben :P

3) Hali hazırda kendi soumluluklarım ve de en sevdiklerim... Oz 6. sezona başlamanın haklı gururu ve sevinci, haksız rekabeti ya da öyle bir şeyler işte. Season of the Witch de oradan geliyor biraz zaten, aynen okunduğu gibi anlaşılıyor ve Donovan'ın muhteşem şarkısıyla özdeşleşiyor. 60lar 70ler beni bekliyor...

4) 80... 90... 100... dere tepe düz! Evet, göbek atacak kıvama gelmişim ben, delirdiğimden herhal. Zaten düğünler de yaklaşıyor; bir de onun telaşı, uğraşı olacak. Amaaan bir sürü şey şimdi ya, hoşlaşmıyorum bu olaylardan. Ama neyse, gençler mutlu olsun da ;)

5) Genel sinir katsayımda artış, özel sabır taşımda çatlama var (ar damarı da olabilir). Normalde benimle alakası olmayan, olmasını da istemediğim insanların tepemde birikmesine, dikilmesine gıcığım. Hiçbir halttan anlamayan malların genel olarak "tepemizde" olmasına çok feci tepem atıyor, bir de o tepedekileri atabilsem, atabilsek...

6) İnsanların kasılmasına çok feci kasılıyorum. Birer çuvaldızla hepsinin havasını söndüresim geliyor, en münasip yerlerine batırarak. İğneyi kendime batırmama gerek yok, bu kadar iğnelemeden sonra kendim bizatihi bir iğneyim. Toplu iğne ha ha ha...

7) İnsanın ilgiden tamamen vazgeçtiği zamanlarda karşılaştığı ilgi manyaklığı çok enteresan değil mi? Bir üç beş derken bu sene ufak bir basket takımını cebimden çıkarıp tuvalete atmam ve üstüne de sifonu çekmem işten bile değil. (iş demeyin bana! :P)

8) Bu ve bunun gibi bazı güzellikler de olmuyor değil zaman zaman. Aman aman :P  

9) Dün Mrl'ime çok içli bir yorum yazmıştım, zaten onun gözünden de kaçmamış dolu olduğum (canım ya ;) ). Sonra bir daha okudum da, ulan çok beğendim kendi yazdığımı, stres ve baskı ortamında musluklar mı açılıyordur nedir, aman diyeyim. Hatta copy-paste'leyip buraya da koyayım, çünkü istesem bir daha böyle yerinde anlatamam:

"iş ya da işsizlik tanımı oldukça enteresan ve göreceli...
çok iş yapıp bi halt yediklerini sananlar benim işsiz güçsüz olup boş durduğumu düşünebilir.
oysa ben onların o "işsizlik" dediği günlerde yazıyorum, çiziyorum, hiç olmadı okuyorum ve doluyorum.
boş nedir, ne değildir bilmiyorum.
açıkçası çok da ilgilenmiyorum.
işime bakıyorum :)
ama şu iş olayından gına geldi artık. araması bir dert, bulması bir dert, bulduğunda ne yapacağın ise apayrı bir dert. zira sana göre ya da bana göre bir iş yok hayatta.
yani var da, yapmaya izin yok maalesef.
işliler izin vermiyor, biz de işsiz oluyoruz bu durumda.
yalnız ben bir süredir pek de işsiz sayılmam ve bunun sancılarını çekiyorum nedense.
nankör şükürsüzler gibi :P
ama bir hayali olmalı insanın hayatta ve ona ulaşabilmek için çalışmalı. ondan gayrısı iş değil bence. ya da olmamalı.
olmak ya da olmamak, bütün mesele de bu değil mi zaten?"

Böyle bir şeyler gevelemişim işte, maksat hislere tercüman, çenelere argüman... 

10) kırmızı don!

Hayde dağılın bakeym! ;D

Pazar, Nisan 04, 2010

Bence artık ben de herkes gibiyim*

*Tövbe Tanrım'a, ne fena, ne evlerden ırak olası, tövbe edilesi bir cümledir. Ama işte, serde gönderme var, getirme, hatta götürme de var sevgili okur. Çok kötü fena bir alışkanlık bu, adamı alamadan götürür, eşşeği sudan getirir. Mesajımı da verdim, rahatladım, oh, no comment. Şimdi reklamlar...

Şimdik son görüşmemizden beri olanları mı anlatmam gerekiyor kendi çapımda?
Peki anlatayım ama dedim baştan, ben de artık herkes gibiyim. Seviniyorum, üzülüyorum, kızıyorum, sakinleşiyorum, şaşırıyorum, alışıyorum, vs. vs...

SEVİNİYORUM: Bazı şeyleri ucundan kıyısından becerebildiğimi görmek içimdeki self-pity canavarını öldürüyor, o geberdikçe ben mutlu oluyorum, evet sadistim.

ÜZÜLÜYORUM: Uykum, yatağım, odam, evim, ailem, Oz'um ve özümden ayrı kalmak endişelere gark ediyor, gaz yapıyor bünyemde. Özlüyorum, ağlayamıyorum. Şaka lan, o kadar üzülmüyorum :PP

KIZIYORUM: Töbe Tanrım'a; aslında olmam gereken başka bir yer, yapmam gereken başka bir iş olduğunu hissediyorum alttan alta, ver anksiyeteyi, ver anksiyeteyi... Panik ataklara pandik atıyorum, yokluğunda palavralar eskitiyorum.

SAKİNLEŞİYORUM: Teselli var bu dünyada, sebat etmek, sabretmek ve başka güzel şeyler... Arkadaşlar ve onların yaptıkları... Ohh huzur...

ŞAŞIRIYORUM: İnsanların mallıklarına, gerzekliklerine; ayakların baş oluşuna şaşırıyorum. Ebleh ebleh bakıyorum.

ALIŞIYORUM: Dedim ya, artık ben de herkes gibiyim. İnsanlık işte, alışıyorum, çalışıyorum, alıklaşıyorum...

EK: KÜFREDİYORUM: Mütemadiyen küfrediyorum; içimden, dışımdan, okkalı, okkasız, ona, buna, herkese küfrediyorum. Hiçbir masraftan ve fırsattan kaçınmıyorum. Küfürleri inci gibi diziyorum, düzüyorum.
Rahatlıyorum.
Sonra başa dönüyorum.

Çünkü ben de herkes gibiyim... 
 

Pazartesi, Mart 22, 2010

The world needs a hero


Höyt!
Dünyanın bir kahramana ihtiyacı vardı ve o kahraman ihtiyaç molası vermişti.
Bıyyy ne banal...
Ve fakat!
Şarkıdan şarkıya, duygudan duyguya savrulan bir bünye olarak hangi şarkı sözünü yazacağımı şaşırdım. Biri der "stranger things have happened", biri der "things have changed"; ben de neye kime inanacağımı şaşırdım sevgili okur... ya da okumaz, keyfi bilir.
Kulislerde dedikodum yapılıyor, "çok sinirliymişim"!
Evet sinirliyim; asabiyim, mazeretim çok ya da yok, kimi ilgilendirir ki? Belki içimde fırtınalar kopuyor, belki ortalık süt liman, belki içime atıyorum, belki dışımdan taşıyorum, ne biliyorsunuz? Kaldı ki, kime ne hakikaten...
Höyt!
Bu aralar nişandan düğünden geçilmiyor, adım atsak kafamıza bir çift düşüyor. Ne lan bu?!
Hayır, madem yiyorsunuz bir halt milleti niye alet ediyorsunuz? Gidin kendi aranızda takılın işte, gençler... ve her zaman genç kalanlar nihaha!
Aman blog, sorma bu aralar pek meşgulüm ama iyi de gelmedi değil bu meşguliyet. Lazımdı lazım... Ama bu meşguliyet arasında bir de yürek yağı eriten cinsten oh canıma değsinler de oluyor ki, yeme de yanında yat... ya da kalk, senin bileceğin iş. Ama ben diyeyim; içinizdeki ah, heves, kursak artığı, ne varsa hepsi eriyip akıyor süzülüyor karışıyor bahar yağmurlarına. Gerisi siz sağ ben selamet. Herkese böyle "gönül soğumaları" diliyorum ciddi manada... ha ha!
Höyt!
Dünyanın ihtiyaç duyduğu kahraman ahanda yukarıda 1.85 yatmakta olan Jensencim ama gördüğünüz gibi kendisi pek oralı değil. Dave Mustaine daha çok bağrınır "world needs a hero" diye ama o da muhalif zati. Amaaan bana nesiyse, dert mi ayol!
Höyt!
Dağılın bakeym...
Böyle çizik çizik de iyi oldu he_

Salı, Mart 09, 2010

"M" Yayında!

Sevgili okurlarım, canım köftelerim ve biricik blogum...

9 güzide parçadan oluşan öykü derlemem "M" Buzul Dünya'dan yayında:
"M"   linkinden ulaşıp e-kitabı indirebilirsiniz. İçindeki öyküler:
Mezarkazıcı
Morg Kaçkını
Mimik Avcısı
Maskulen Amazon
Maşuka
Modemin Bağladıkları
MET1N
Müessese
Masal Isırır Aşkı

Şimdiden afiyet olsun, soğutmadan yorum yapmayı da ihmal etmeyin ;)

Not: Buzul Dünya ahalisine ayrıca teşekkürler :))

Cuma, Mart 05, 2010

kısasa kısas, quizas yavrum quizas

 

# Bilgisayar başında oturmaktan kamburum çıktı, popom mindere döndü, yetkililere sesleniyorum, evde kaldım kalacağım, belediye zabıtaları evi basmadan bu olaya bir el atın, rica ediyorum.
# Mailim iznim olmadan bir sürü aptal gruba üye yapılmış, abuk sabuk politik mailler geliyor, bahsetmiştim daha önce. Artık spamlemekten yoruldum, silip duruyorum sadece. Yalnız, tek ben değilmişim bundan muzdarip olan. Birkaç gündür insanlar şikayet mailleri atıyor, "silin beni gruptan" diye. Dün de amcanın teki "çıkarın beni bu gruptaaaan!" diye serzenişte bulunmuş, amma güldüm ya. Garibim nasıl içlendiyse, "deli değilim ben, çıkarın beni bu kutudan" der gibi kih kih kih yazık be, yazık hepimize.
# Gripti gariplikti derken tam bir aydır evden çıkmadığımı fark ettim, garip ama gerçek, sad but true. Artık insanlıktan tamamen çıktım (çıkarın beni bu gruptan!) ki zati hiç üye olmamıştım, şimdiyse ilişiğimi tamamen kestim, rahatladım. Valla üstüme bir rahatlık çöktü anlatamam size, yakında kedi besleyen çöp biriktiren menopoz teyzelere benzeyeceğim. Bayramda gelin de harçlık vereyim.
# Suede'in Sadie şarkısı ne manyak bir şarkıdır arkadaş. Manyaklık şu ki, dinleyince enzimleriniz depreşiyor, huşu içinde gerçeklikten kopuyorsunuz (çıkarın beni bu kutudan!) ama bittikten sonra yine unutuyorsunuz şarkıyı ve manyaklığını. Sonra bir daha dinlediğinizde depreşiyor yine her şey. O yüzden unutmamak için not ediyorum. Unutma, unuttukça unutma sana gelecek. Unutma, unutulanlar unutanları hiçbir zaman unutmazlar. Utanmazlar!
# Supernatural 4. sezon TNT ekranlarında son buldu, Allah'ın davul edesiceleri 5. sezonu Ekim'de anca verir şimdi, zaten yayın programını da değiştirmişler, zaten dublaj da yapıyorlar dizilere, amma gerzekler ya. TNT'yi T.N.T. koyup patlatmak istiyorum, yetkililere sesleniyorum, kendimi ihbar ediyorum, RTÜK gelsin kapatsın beni. Yalnız hayatıma RTÜK'ün kapatması olarak devam etmeye de pek hazır değilim, bunu da yetkililere belirtmek, saygısızlıkla arz etmek istiyorum.
# Ayrıca kendini adam sananları da Haydar'la tanıştırmak istiyorum. Kendisi haza beyfendi bir doğalgaz borusu kırması demir sopa olaraktan kendilerine nasıl adam olunacağını en iyi ve de en feci şekilde öğretecektir kanaatimce. Yetkililerin dikkatine, saygılar şelale...
# Pazartesi'yi bekliyorum, gözlerim kapalı... Bu da kıssadan hisse. Bitti.
Dağılabilirsiniz... Hatta dağıtabilirsiniz, buyrun efenim.


Cuma, Şubat 26, 2010

ben, keyfim ve kahyası

Biz üç kişiyiz; BEN, KEYFİM VE KAHYASI. Önümüze gelene bin tekme atarız, arkamızdan gelene dönüp bakmayız.

Kimse pahalıdan satmasın kendini, biz biliriz herkesin indirimli günlerini. Akşam pazarına kalanları da, ikinci el satanları da tanırız. Kısaca, takmayız. 

Bizi tanıyan bilir, bilen anlar, anlayan susar, anlamayan uzar. Ayık ol panik yapma, rahat ol trip atma, aldırma façanı aşşa. Fazla söze gerek yok, biz böyle mutluyuz ;)

Perşembe, Şubat 25, 2010

sıyrık

Sıtkının sıyrıldığı an sıyırmışlara karışırsın arkadaş, bunu bilir bunu söylerim. Ayrıca tabağın kenarına sıyrılmak kadar kötü şey yoktur hayatta, istenmediğinin beğenilmediğinin resmidir. Resmi makamlarca sıyrık damgası yersin, fişlenirsin ömür billah kurtulamazsın. Sıyrık sıyrık dolanırsın anca...

10 gündür griptim, ondan öncesinde de 1 ömürdür gariptim zaten; ikisi birleşti çok hoş oldu. Tavsiye etmem, şikayet ederim.

Şu Freebird ne efsanevi, ne mucizevi bir şarkıdır arkadaş. Günde 3 öğün tok karna ilaç niyetine, köfte reçetesi...

Grip garip bir biçimde solunum yollarımı tıkayınca -ki doğrudan burun desen ne olur hıyar!- diğer yollarım da tıkandı bir şekilde, yazamadım bir süre. Çok üzüldüm blog, deprasyonlara girdim deplasmanlarda, gol yedim, çıkaramadım, gaz yaptı çok fecii... gark!

For everything there's a season... for Oz...?!?!

Ayrıca şunu keşfettim ki, mütemadiyen sümük üreten hapşıran ve öksüren bir bünyeye Bear Grylls izlemek hiç iyi gelmiyormuş arkadaş. Herif yakalasa benim çıkardıklarımı da yiyecek demek ki diye diye yastıklara yapıştım, mendiller tükettim. Evet, yokluğunda prangalar olmasa da pastiller eskittim. Böyle de iğrencim.

Cuma, Şubat 12, 2010

female of the species

A thousand thundering thrills await me
Facing insurmontable odds gratefully
The female of the species is more deadly than the male

Shock shock horror horror
Shock shock horror
I'll shout myself hoarse for your supernatural force
The female of the species is more deadly than the male

Oh she deals in witchcraft
And one kiss and I'm zapped

Oh How can heaven hold a place for me?
When a girl like you has cast a spell on me
Oh how can heaven hold a place for me?
When a girl like you has cast a spell on me

Frankenstein and Dracula have nothing on you
Jekyll and Hyde join the back of the queue

The female of the species is more deadly than the male

Oh she wants to conquer the world completely
But first she'll conquer me discreetly
The female of the species is more deadly than the male

300. post'umuzun üstüne sifonu çekmişiz maalesef, Space'e ve onların güzelim şarkısı "Female of the Species"ine 301. kısmet oldu. Zaten her şey kader kısmet değil mi ve her şey de "female of the species"in başının altından çıkmıyor mu?

unidentified self-punching organism

Kendimi yumruklamak istiyorum sevgili okur. Hem de öyle böyle değil, bir yakalasam ağzımı burnumu kıracağım keratayım. Üstelik bir de unidentified cibiliyetsiz! Ya bir de, yaptığım şeyi bilsen sevgili okur, sen de yumruklamasan bile gelir yüzüme tükürürsün. Öyle ki, beş yaşında çocuk yapmaz benim yaptığımı. Ama gel gör ki, bu bünye, bu kendini yumruklayası ne idüğü belirsiz organizma, beş yaşındaki bir çocuğun bile zekasına ve sağduyusuna sahip değil! Ayrıca sahiplik ne demek; daha kendine bile mukayyet olamıyor, değil ki başka birine ya da bir şeye sahiplik edecek! İşte böylesi de sinir oluyorum, tiksiniyorum, ıyyyyhhh uyuz oluyorum kendime!!! Yani hata yapılır da, böylesi mi yapılır be kızım? Bu ne ya, öğğğhhh! Olacak iş mi bu şimdi, koskoca kazık kadar hatta eşşek kadar ve hatta kadarını bırak direkt eşşek bir kızsın sen!!! Olur mu yavrum, olur mu canım, olur mu gerizekalıııııııııııııııııııııııııııı???!!!! Neyse artık, olan oldu, İnşallah bundan sonra başka bir şey olmaz da sağ salim yırtarım... of ya!
Tek tesellim ideal boyfriend'imin Dean Winchester çıkması, ki kendisi yanlışlıkla(!!) koskoca apocalypse'i başlatmış birisi; yavuklusu olarak bana yakışan da buydu zaten, başka türlüsü olmazdı, aferin bana!

Salı, Şubat 09, 2010

kış güneşi

Biz daha ilkokuldaydık...
Renkli, kokulu not defterleri biriktirir, bazen de birbirimizle takas ederdik.
Kral TV'nin kral olduğu zamanlardı... 
Top Ten listelerini kaçırmaz, sıradaki şarkı için sıraya girerdik.
 Kış Güneşi en sevdiğimiz şarkıydı.

Artık çok geç yalvarma
Dönüş yok o yıllara
Bil ki sana bu son veda

Damla benim en iyi arkadaşımdı...
Onu çok severdim, başkasıyla kanka olacak diye aklım çıkardı.
Henüz aramıza yıllar, mesafeler girmemişti.
20 yaşımıza çok vardı daha...
Dolayısıyla onun ölümüne de...

Yanlış bahar
Kış güneşi
Yoruldum her bulduğumda
Kaybetmekten seni

İnsan bu kadar genç yaşta bir arkadaşının cenazesine gidince tuhaf oluyor.
Onun gibi birinin artık hayatta olmadığını düşününce...
Hayatıma devam ediyorum elbette ama Damla hep aklımda.
Son beş yıldır ne yapsam,
"Damla bunu yapamıyor, o artık yok" diyorum.
Ne zaman Kış Güneşi'ni duysam içim cız ediyor.

Azar coşar deli gönül
Bu gözler ah neler görür
Hasret bana göre değil
Özlemin içimde
Yine seni büyütür

Onunla ayrı kaldığımız on yılda olduğu gibi, onsuz geçen bu beş yılda da çok şey değişti.
Ben çok değiştim.
Artık ilkokuldaki kız değilim.
Ne Tarkan dinliyorum, ne de kokulu not defterleri biriktiriyorum.
 Daha katı, daha asabi, daha karamsarım.
Daha kapalıyım.
Bakmayın blogda ahkam kestiğime...
İlk en iyi arkadaşıma bu veda yazısını bile ancak beş yıl sonra yazabiliyorum.
Dedim ya, artık her şeyi içimde biriktiriyorum.
Yanlış zamanda yanlış insanlara tutunmanın imkansız olması gibi...

Kıyamete kadar
Kapattım kalbimi

Elveda...

Pazartesi, Şubat 01, 2010

shadowboxer

Görgüsüz müsün kızım, buraya da yemek resmi konur mu? Konur! Maksat yemek yemekse gerisi teferruattır!

Yapılacak işlerden üçünün üstünü neşeyle çiziktirdik, gerisi kaderin cilveli ellerine kalmış sayın seyirciler, sevgili tamaşacılar!

O iki parmak benim, evet; biri serçe, biri yüzük... Yalnız yüzük neden yüzük parmağında değil de serçede, o da bir muamma... ama?

Hayat, pazar sabahı mahmur mahmur yapılan bir kahvaltı gibi olmalı... Uykulu, yumurtalı, yağlı, nutellalı :))

Star Wars fırtınası her Pazar saat 22.00'de cnbc-e'de devam ediyor sevgili izleyenler, heyecanla seyretmeye ve hasretle beklemeye devam ediyoruz, lütfen televizyonlarınızın ayarıyla oynamayınız!

Forgotten Realms olayına dalmış bulunuyorum ve fekat daldım da çıkamıyorum. Drizzt'e bağlanmış durumdayım; elin zenci elfi cücenin kızına hallensin, biz de kendimize vazife çıkaralım, olacak iş mi Allasen sevgili okur?! Ancak o Pikel yok mu o Pikel, Bouldershoulder'ım yeşil sakallım, her eve lazım! :))

Türk Kadın Blog Yazarları: where men can link but can't touch ;))

Shakespeare'in "Taming of the Shrew"una taktım bu ara, ağzımda da "All's well that ends well"... Hayırlısı :P

Deaths of Ian Stone'u izledim dün... Öylesine başlamıştım ama ciddi ciddi hoşuma gitti kerata, tavsiyeler efenim.

"Hamam" Gölge e-dergi'nin Şubat sayısında yayınlandı, "Morg Kaçkını" da Xasiork'un Ölümsüz Öyküler 2009 e-kitap'ında bulunmakta; linkler ise şöyle:

gölge e-dergi şubat sayısı

xasiork ölümsüz öyküler 2009

Gerisi selam sabah ;)) 

Perşembe, Ocak 28, 2010

dikkat geyik çıkabilir!



Çıkar ise de vururuk beyim, ne hacet!
Hacet burda olmadı sanki ama neyse hadi...
Hacet bir de kötü bir şeydi gibi gibi...
Ağzımda bozuk bu aralar, daha demin büyüklerimin yanında ağır bir küfür salladım, ağzıma acı biber süreceklerdi dar kaçtım :P
Neyysse...
Bu da böyle bir anımız olsun,
maksat muhabbet olsun,
hem de geyiğinden :))
Geyik benim, geyiğin içindeki ayak ve bizatihi çorap da*

Pazar, Ocak 17, 2010

resimsiz, altyazısız, art niyetsiz

Israel Kamakawiwo'ole - Somewhere Over The Rainbow'u söylüyor, mafsallarım gevşiyor. Bak demin bir şeye sinirlenmiştim, onu bile unuttum. Her neyse, her neyse...


Çok işim var sevgili blog. Yapmam gereken çok önemli bir şey var ve o şey üç parçadan oluşuyor. Dolayısıyla yapmam gereken üç şey oluyor, bu da beni kasıyor. Kasmam da gerek zaten; çünkü kasmadan hiçbir şey elde edilmiyor. Bir şey elde edeceğimden de değil aslında, bu kazananı olmayan bir mücadele gibi. Zamana, sayfalara, "onlar"a ve kendime karşı bir meydan okuma daha çok. Ama sonunda kazanmak yok; önemli olan yarışmaya katılıp yarışmacı arkadaşlara başarılar dilemek. Gerçi yarışmacı arkadaşlara başarılar dilemek yerine daha güzide laflarım var ama burada söylenmez sevgili blog. Neyse...


Rutin bağımlısı bir insanmışım, bunu gördüm bunu anladım arkadaş. Rutin, rutin rutin değişebilen bir rutin olabiliyor arada, o da çelişki, rutinse değişmez, değişirse rutin olmaz ama demek istediğim, zaman zaman bir rutin eskiyip yerine yeni bir rutin gelebiliyor. İftar öncesi Bondi Beach gibi, sabahları kahve ve internet gibi, gece tv ve tarçınlı ıhlamur kuşburnu çayı gibi, Wipe Out ile çekirdek ve limonlu soda gibi... Sıkılana kadar. Sıkıldıktan sonra yenisi. O da eskiyince bir daha. Demek ki neymiş, biraz sıkılgan bir köfteymiş. Neyse ne...


Avatar'ı 35 mm izleyen nadir insan evlatlarından biriyim, mutluyum gururluyum, optik adaptasyon sorunluyum. Ne yapayım yani? Verdikleri gözlükler hiçbir halta yaramıyor, oturduğun koltuğun lokasyonu çok önemli, ayrıca 3D'den hiçbir halt anlamıyorum, teknolojiyle kavgalıyım (bkz. mouse'un boğumlarında, vandalizmin doruklarında başlıklı post -kurt postunda kırmızı başlık, serbest çağrışımın yollarında :P) Her neyse işte...


O değil de, bir şey diyecektim unuttum. Valla bak sevgili blog, hani olur ya. Yalanmış meğer deyip geçiştirmek isterdim ama aklıma takıldı şimdi, akşama kadar da çıkmaz. Uf ya, saçmalamak zor zenaat. Uzundur buraya saçmalamamışım, onu anladım. Hehe sanki "uzundur buraya sıçmamışım" der gibi oldu, ayyy çok ayıp ya, ne terbiyesiz bir insan oldum çıktım ben, hep sokaktan öğreniyorum sevgili blog, arkadaş kurbanıyım, ahlakımı bozuyorlar benim. Şikayetçi değilim :))


Bak Bjork - It's Oh So Quiet çalmaya başladı, yine bir gevşedim ben. Ne diyeceğimi de hatırladım:

Bazen resmi açıkça göremeyebiliriz. Altyazıları da seçemeyebiliriz. Hatta görebildiğimiz halde anlamayabiliriz. Önemli olan art niyetsiz olmamız. Sonuç olarak, We All Live In The Yellow Submarine... No Panic ;)

Pazartesi, Ocak 11, 2010

Buzul Dünyada bir küçük suluköfte

Nasıl da unutmuşum amanın! 
Bizim çocuklar sanal alemde "tükan" açtılar, adını da "Buzul Dünya" koydular. Bu küresel ısınmada ne buzulu demeyin; serin serin yayınlıyoruz, ne var?
Üstelik blogun haricinde, bir adet de kendi resmi sitesi var (resmi site ne demek be, yeminli mali müşavir gibi!); kısacası buyrunuz buradan bağlanınız: buzul dünya 
Ve ayrıca bendenizin de naçizane biyografisi mevcut "yazarlar" bölümünde: suluköfte 
"Eserler" kısmındaki birim sıfır cilt 1'de de "Nil'in Gizemi" adlı öyküm mevcut; okuyunuz okutunuz yorumsuz bırakmayınız efenim ;)


Not: Bugün de amma post girdim yafu, hayırdır İnşallah, hayırdır İnşallah!

Mouse'un boğumlarında vandalizmin doruklarında


Asla sakin bir insan olduğumu iddia etmedim; hatta deliliğim, cadılığım, vandallığım ya da inatçılığım, her neyse kabul ettim, öptüm başıma koydum. Ama...


Vandallık da bir yere kadar, okur! Sen misin bozulan her elektrikli aleti vurma ve darp etme yoluyla çalıştırmaya çalışan? -Evet, benim- Al o zaman, al al al!!!


Mouse bozuldu; bozulmakla da kalmadı, benim darbelerime dayanamayıp -evet, sanal darbe yaptım, çok güzel oldu, koyiim mi bi kaşık?- kırıldı. Kalbi kırık bir fareden daha kötüsü şeysi kırılmış bir mousedur arkadaş, bunu gördüm bunu öğrendim ben bugün! Çalışmadı çalışmadı çalışmadı!


Allah'tan melek gibi bir babam ve onun kadar olmasa da, dünyalar iyisi bir Metin Abim var. Metin abi bilgisayarcı komşumuz; tükanı var kendisinin, sesleniyorsunuz "Metin abiiiiiii yetiiiiiiiiiiiiş!" diye, hemen geliyor Heman gibi. Tabii melek babam sayesinde benim bağırmama da gerek kalmıyor -ben zaten vandalım, bağırmam, vururum!- o çağırıyor, Metin Abi geliyor; mükemmel bir takımlar. Bir nevi Batman & Robin gibiler; yeni mouse alıyorlar, takıyorlar, bir anda her şeyi çözüyorlar. Maaşallah onlara, USB çoklayıcı almak bana...


Not: Teknolojiden anlamayan feminite modelimi de yaptım, huysuzum gurursuzum, otururum aşşa! Oh misss...