yalan dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalan dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Mart 13, 2012

foto dayri

Memlekette bu kadar saçma salak olay olurken mevcut bulunan yarım aklımı da muhafaza etmemi beklemiyordunuz herhalde. Sivas katliamı zamanaşımı, 4+4+4 eğitim komisyonu, hükümet ve RTE'nin saçmalıkları rezaletleri pişkinlikleri derken Şener ve Şık'ın tahliyesine mi sevinelim, onca zaman boşuna yattılar içeride ona mı üzülelim falan fıstık diyene kadaaar zaten fındık beyinliydim, onu da yedim tam oldu. Çok da güzel oldu, iyi oldu, taam mı?

Madem öyle, ben de dünyanın en güzel, en demokratik, en refah, en barışçıl ve en sorunsuz memleketinde yaşıyormuş gibi yapar, günümü gün eder, üzerine de post yazarım arkadaş dedim kendi kendime. Niye, hepimiz öyle yapmıyor muyuz zaten?

Alın o zaman...



Editörden notlar... 




Birkaç tel, biraz silikon ve bolca can sıkıntısı... Viola!



Gün bugündür!

Çarşamba, Aralık 21, 2011

diyır piipıl

Aslında açıklama yapmak adetim değildir. Fakat son postumdan sonra durup düşündüm, ki bu da adetim değildir. Yani durmak tamam da, düşünmek ne allasen? Neyse, oldu bi kere işte, üstelemedim. Ve bir de baktım ki, plaza insanlarına çok yüklenmişim gibi olmuş. Elbette yazarken tamamen kendimi onların yerine koyup şeetmiştim ama nasıl koyduysam artık... Sanki yaralarına tuz basarmışım gibi olmuş, halbuki yok öyle bir niyetim. Kendi yaram dururken niye başkasınınkine tuz basayım Allah aşkına, kendine müslüman bir insanım en nihayetinde. İstemeden yediysem bir halt demek ki... Neyse işte, kendimi affettireyim diyerekten aslında ne hayvan bi insan olduğumu, nasıl mal bir hayat sürdüğümü anlatayım, diyır dayri tri yapayım dedim. Ama yazacağım postu düşünürken öyle ağır bir depresyona girdim ki, anlatamam okur. Meğer ben ne işsiz güçsüz, ne işe yaramaz, ne gereksiz bir insan evladıymışım. Bak insan evladı dedim yine, insaflıyım da aynı zamanda. Ama hayatında doğru düzgün hiçbir başarı elde edememiş, kimseye yararı dokunmayan, sadece saçma sapan şeylerle uğraşıp saçma sapan laflar eden birinin hayatındaki bir günü nasıl geçirdiğini de okumak istemezsiniz diye düşündüm. Yani belki istersiniz ama sonunda ağlarsınız bak karışmam. Ben şahsen ağladım, ki çok da sulugöz bir insan sayılmam. Ha belki de ağlanacak halime gülmeyi de seçebilirdiniz tabii ama iş işten geçtiyse demek ki... N'apalım, bununla yetineceksiniz hacılar. Şimdi dağılabilirsiniz.

Pazartesi, Aralık 19, 2011

diyır dayri - tu

sevgili günnük. bu sabah saatimin alarm ziliyle sıçrayarak uyandım. bir de baktım ki, aslında sabah olmamış. hala kapkaranlık geceymiş ama saat de beşbuçukmuş. gecenin bu kör saatinde zombiler gibi dikildim elbet. çünkü işe gidecektim. her gün, her hafta, her ay olduğu gibi sıcacık yatağımı, yumuşacık yastığımı ve sadık yarim yorganımı boyunları bükük bırakıp kalktım. güneş henüz doğmadığı için hava soğuktu, titreye titreye banyoya gittim. aynaya baktım ama ayna bana bakmadı günnük. çok üzüldüm, o bile bana tafra yapıyodu. sittir lan dedim, işedim ve çıktım. elbette ellerimi yıkamayı ihmal etmedim. sonra giyinmek için harekete geçtim ama giysilerin de tuhaflıkları üzerlerindeydi, hepsi bana hareket çekti. hal böyle olunca ben de ne giyeceğime karar veremedim tabii. onu mu giysem bunu mu derken saat hızla geçiyordu. hemen bir etek, bir gömlek, bir de hırka seçtim ama ben seçtiğime, onlar da seçildiklerine pişmandı. çünkü işyerinde ancak belirli kıyafetlere izin vardı, ofis hayatı acımasızdı. sonra saçlarımı topladım, yüzüme gözüme azcık boya sürdüm ki, zombiliğim anlaşılmasın. sen bilmezsin günnük, biz ofis insanları kendimizi kamufle etmeyi çok iyi biliriz. bu bizim yaşam tarzımız oooyeeah. neese işte, hazırlandım ve hemen çıktım. çünkü servis beni bekliyordu. ne? kahvaltı mı? o da ne allasen günnük, tuhaf tuhaf lakırdılar etme reca ederim. elbette ki plazaya varınca alt kattaki cafe'de bir şeyler atıştırırım, şimdi sırası mı? önce servise binip en az bibuçuk saat yol tepmem ve bu sırada da tepilmem gerek, beni oyalama. efenime söyliim, plazaya vardık en sonunda tabii ki. oh my god. o ne ihtişam, o ne heybet. o yüce makam, o ulu mevki. en nihayetinde dünyayı kurtardığımız yer burası, boru değil. ama bize girişi boru gibi, sen öyle düşün. sonra yukarı bilmemkaçıncı katlara çıktık. bak bunca yıllık plaza insanıyım hala kaçıncı kata çıktığımızı bilmem. anla artık ne kadar ulvi. ulvi bizim ofisboy. beni kapıda karşıladı, günaydın dedi. ben de "mersi canım, sütsüz iki şekerli lütfen" dedim. ulvi saniyesinde getirdi kahveyi, akıllı çocuktu. kahvemi alıp masama geçtim. iyelik eki kullanıyorum ki benimsediğim anlaşılsın. benim masam, benim sandalyem, benim minik kübikılım. kübe kılım. o benim dünyam, o benim hayatım. uuu beybim. baktım saat sıfır sekiz kırk dokuz. aaa onbir dakikam daha var mesai başlamasına. hemen açtım interneti, kahvemi höpürdete höpürdete gezdim haber sitelerini, ne de olsa gündemden kopmamak lazım. tam günnük falımı okurken müdür geldi. tabii hemen toparlandım, kapadım pencereyi, açtım ofisluku. çalışıyor gibi yaptım. sen bilmezsin günnük, biz ofis insanlarının en iyi yaptığı şeydir çalışıyor gibi görünmek. ama bir o kadar da zor ve yorucu. yani şöle anlatiim sana, çalışıyor gibi yapmayıp da gerçekten çalışsam daha az yorulurdum, yemin ediyorum. ama ben kolaycı bi insan değilim, zoru severim, imkansızı başarırım. o yüzden burdayım. daha ilk görüşmede böle işe aldılar beni. impossible is nothing ama susuzluk her şeydir. o yüzden çalışırken arada su da içiyorum, su bile içsem yarıyo. bi de bütün gün bilgisayar başında oturuyoruz biliyo musun günnük, her yerim tutuluyo, yağ bağlıyo. ama no problem, haftasonları pilates yapıyorum, popom patates gibi oluyo. çişimi yapıyorum ama altım kuru kalıyo. her neyse, konuya gelelim. ben bugün de hiçbir şey yapmayarak çok işler başarıyordum ki, diğer ofis insanları da geldi. biraz gırgır şamata, bolca da dedikodu yaptık. plazanın şıklarını rüküşlerini, şıllıklarını ve godoşlarını seçtik, sonra kübikıllarımıza dağıldık. topumuz kıldık. üç buçuk saat boyunca yerimizden bir santim bile kıpırdamadan dünyaları kurtardık. yine. tam ondan da sıkılmışken öğle tatili oldu. toplandık çıktık. yemeğe gittik. kalori hesapladık ama hesabı tikıtlarımızla ödediğimiz için sorun olmadı. az hava alıp tekrar yukarı, ulvi'nin yanına çıktık. tam yemek sonrası çaylarımızı söyleyecektik ki, müdür hepimizi toplantıya çağırdı. bütün ofis toplandık, toplandık, toplandık. müdürümüz kadındı. bittabii ki evde kalmıştı. aklımda kalacağına evimde kalsın mottosuyla bizlere brifing verdi. ama biz almadık, zaten yeni yemekten gelmiştik, ne brifingi allasen. tabi öyle olunca müdür bize kızdı. dünyayı dar etti. dünyayı zaten biz kurtarmıştık, bir de üstüne dar gelince hiç çekilmedi valla. yemeğin üstüne, böğk. ben kendimi tuttum ama birkaç kişi kustu. hemen onları kınadık. ulvi ortalığı temizledi. müdür son kez uyardıktan sonra bizleri kübikıllarımıza saldı. kübikıllarımızda çocuklar gibi şendik. kalan onyüzbinmilyon saat nasıl geçti anlamadık. bir de baktık ki mesai bitmiş. bitmiş mesainin davası olmayacağı için toparlandık, toptan aşşa indik. servislerimize doluştuk. akşam trafiğinde en az iki saat yol teptik. sonunda eve vardım. hemen içeri girip üzerimdekileri çıkardım. hemen yanlış anlama günnük, alt tarafı duş aldım. günün yorgunluğunu atayım dedim ama ona bile mecalim yoktu. buzdolabındaki yemekleri ısıtıp yedim. tv'yi açtım, dizi izledim. sanki ben yaşıyomuşum gibi sevindim, üzüldüm, heyecanlandım, biraz da mala bağladım. sonra bi baktım ki saat ohooo olmuş. hemen gidip yattım. sabah boynu bükük bıraktığım sıcacık yatağım, yumuşacık yastığım ve sadık yarim yorganım beni bekliyordu. yatak çoktan soğumuştu, yastığın da başı ağrıyordu ama sadık yarim yorganım beni hemen sarıp sarmaladı. "bi gün hepsi geçecek" dedi. "hele bi emekli ol, o zaman bak nasıl eğlencez" dedi. beni avuttu, beni uyuttu. derken sıçrayarak uyandım. bi de baktım ki hepsi rüyaymış günnük. bu kabus da burada biter ve ben çeker giderim dedim. döndüm kıçımı yattım. oooh mis...



Pazartesi, Kasım 28, 2011

Bir başlığım bile yok, anlıyor musun? Hadi gülsene!

Saçma başlıklar sıralamasında listeleri zorladığımın farkındayım ama sizce de çok saçma değil mi Allah aşkına?! Sen aylarca boş boş evde otur, kurabiye pişirip kendini el işine ver, sonra bir gün bir telefon gelsin ve televizyona çık. Medyaya olan inancımı sorguladım yemin ediyorum, ben bile çıktım ya televizyona, anlayın artık nasıl yalan ve saçma bir dünya olduğunu. Ama suçu dünyada aramamak lazım, bende de var bir tuhaflık. Toplumda geçerli olan standartlarda (ki o standartlara pırt yaparım ben!) pek bir şey başarabilmiş bir insan değilim; sigortalı bir işim, eşim, çocuğum, evim, arabam, vesairem yok. Gerçi dikili bir ağacım var, sanırım Kartal Dragos'ta bir ormanda ama konumuz bu değil (konumuz değil ama şair burada halka mesaj veriyor, benim gibi birinin bile ağacı varsa herkes en az bir ağaç dikmeli, Türkiye çöl olmamalı, al işte on numara mesaj ne var?). Fakat toplumdaki standart insanın başına gelmeyen şeyleri yaşayabiliyorum zaman zaman; mesela durup durup kitabım yayınlanabiliyor, yazdıklarım bir yerlerden ödül alabiliyor, imza günü düzenleyip canlı yayına katılabiliyorum, gibi gibi... Yani çok uçuk kaçık şeyler değil elbette ama şöyle bir durum var; ben tam uzun süren hayalkırıklıkları silsilesi sonucu hayallerimden vazgeçmeye karar vermiş ve standartların gerektirdiği gibi bir insan olma yolunda dize gelmişken birden beklenmedik bir şey oluyor. Bir şeyler düzgün (ya da ters?!) gidiyor, bir mucize ya da işaret gibi bir olay oluyor. Sonra bakıyorum ki, aslında bende tuhaf ya da yanlış olan bir şey yok. Başkalarına saçma gelse de benim hayatım böyle ve ben tuhaflıklarımı seviyorum, böyle mutluyum. Ben de böyle bir insanım işte hacı, nabıcan ekmek parası :P