Perşembe, Aralık 01, 2011

pinteresting

you know who!



Son zamanlarda internette geçirdiğim süre epey arttı. Gerek DIY siteleri olsun, gerek ıvır zıvır bloglar derken kendimi alamadım ekrandan. Ama bir site var ki, insanı resmen esir alıyor ve hatta uluslararası bir fenomene, takıntıya, alışlanlığa ve çılgınlığa dönüşmüş durumda. Pinterest sitemizin adı (ve de linki), içeriği ise HER ŞEY! Yani giyimden dekorasyona, komik fotoğraflardan videolara, yiyecek içecekten el işine kadar insanlara ilham veren ne varsa burada. Üyeler başka yerlerde gördükleri şeylerin resimlerini anasayfaya "pin"liyorlar, bazen de birbirlerinin sayfalarında gördüklerini "repin"liyorlar. Böylece sayfalar akıp gidiyor, siz de bakarken hem kendinizi, hem de zamanı unutuyorsunuz. Çok sakıncalı çoook! Eh madem sakıncalı, hemen tavsiye edelim o zaman :))

Salı, Kasım 29, 2011

my black hearted love


Sulu Köfte feat. PJ Harvey :)


Black Hearted Love by PJ Harvey on Grooveshark

Pazartesi, Kasım 28, 2011

Bir başlığım bile yok, anlıyor musun? Hadi gülsene!

Saçma başlıklar sıralamasında listeleri zorladığımın farkındayım ama sizce de çok saçma değil mi Allah aşkına?! Sen aylarca boş boş evde otur, kurabiye pişirip kendini el işine ver, sonra bir gün bir telefon gelsin ve televizyona çık. Medyaya olan inancımı sorguladım yemin ediyorum, ben bile çıktım ya televizyona, anlayın artık nasıl yalan ve saçma bir dünya olduğunu. Ama suçu dünyada aramamak lazım, bende de var bir tuhaflık. Toplumda geçerli olan standartlarda (ki o standartlara pırt yaparım ben!) pek bir şey başarabilmiş bir insan değilim; sigortalı bir işim, eşim, çocuğum, evim, arabam, vesairem yok. Gerçi dikili bir ağacım var, sanırım Kartal Dragos'ta bir ormanda ama konumuz bu değil (konumuz değil ama şair burada halka mesaj veriyor, benim gibi birinin bile ağacı varsa herkes en az bir ağaç dikmeli, Türkiye çöl olmamalı, al işte on numara mesaj ne var?). Fakat toplumdaki standart insanın başına gelmeyen şeyleri yaşayabiliyorum zaman zaman; mesela durup durup kitabım yayınlanabiliyor, yazdıklarım bir yerlerden ödül alabiliyor, imza günü düzenleyip canlı yayına katılabiliyorum, gibi gibi... Yani çok uçuk kaçık şeyler değil elbette ama şöyle bir durum var; ben tam uzun süren hayalkırıklıkları silsilesi sonucu hayallerimden vazgeçmeye karar vermiş ve standartların gerektirdiği gibi bir insan olma yolunda dize gelmişken birden beklenmedik bir şey oluyor. Bir şeyler düzgün (ya da ters?!) gidiyor, bir mucize ya da işaret gibi bir olay oluyor. Sonra bakıyorum ki, aslında bende tuhaf ya da yanlış olan bir şey yok. Başkalarına saçma gelse de benim hayatım böyle ve ben tuhaflıklarımı seviyorum, böyle mutluyum. Ben de böyle bir insanım işte hacı, nabıcan ekmek parası :P 

Perşembe, Kasım 24, 2011

SuluKöfte Canlı Yayında!!!

piiii!!!


Şimdi yazacağım post'un, posttaki foto ve videonun mantıklı bir açıklamasını yapmaya çalıştım yazıya başlamak için ama yok, olmuyor. Çünkü bu olanların hiçbir mantığı yok, hem neden olsun ki; bu köftenin hayatı :))

Dün sabah arkadaşım Bahadır'ın telefonuyla uyandım. Kendisi yazardır; birlikte kitap yazdık, reklam ajansında birlikte çalıştık, sitcom senaryoları yazdık, kısaca bayağı badire atlattık birlikte :) Aradığında pek kendimde değildim, o yüzden "tv programı, cine 5, anne kız diyalogları, senin telefon numaran, prodüktör" gibi kelimeleri ardarda işitince bir anlam veremedim ama "evet, olur" dediğimi hatırlıyorum. 
Onunla konuştuktan on dakika sonra telefon yine çaldı, bu sefer biraz daha ayıktım. Ancak telefondaki bayan "Funda Hanım, tam üç gündür size ulaşmaya çalışıyorum, denemediğim yol kalmadı, sonunda sizi buldum, bu kadar uğraştığım boşa gitmesin lütfen gelin" deyince yine uykuda olduğumdan şüphelendim. Zira 1. bana hiç kimse bu kadar ısrarla ulaşmaya çalışmaz 2. ulaşıp da ne yapacak 3. zaten ulaşılmaz bir insan değilim, ıslık çalsan bile koşar gelirim :P
Durum ise şuymuş; Yasemin Bozkurt programında Ceylan Saner ve annesi Yelda Gürani Saner'i ağırlayacakmış anne-kız mankenler olarak, hazır söz anne-kız ilişkisinden açılmışken bizim Anne-Kız Diyalogları kitabından da bahsetmek istiyorlarmış, dolayısıyla beni de konuk olarak çağırıyorlarmış. Bu arada program o gün (yani dün, yani kızın beni aradığı gün, yani 3 saat sonrası) yayınlanacak ve gerekirse beni aldırmak için bir araba yollayacaklarmış. Durur muyum, hemen "evet" dedim :))
Dedim ama ne yapacağım, ne konuşacağım, hatta ne giyeceğim hakkında en ufak bir fikrim yok. Bir yandan evde telaş, bir yandan ben panik halindeyim, annem der "gitmeden bir şeyler ye", babam der "sakın orada da hacı hafız ulan diye konuşma, bizi rezil etme" :))) Haklı adam, elim dursa dilim durmaz, benim canlı yayında ne işim var?!
Üç saat hızla geçti, ben ancak giyindim hazırlandım ve üçte bir araba beni aldı. Uzun yollar boyunca kendimi telkin etmeye çalıştım; heyecan yok, ellerinle oynamak yok, hacı hafız yok :P Neyse kanala vardık, beni bekleme odasına aldılar. Ceylan Hanım ve annesi de oradaydı; ikisi de çok güzel, zarif, nazik ve şeker insanlar bu arada. Yelda Hanım yıllar önce beyin felci geçirmiş, uzun süre yürüyememiş ve konuşamamış. Ancak hem kendi azmiyle, hem de ailesinin desteğiyle tekrar konuşmaya ve hareket etmeye başlamış, bu hastalığı atlatmış. Ben ilk defa orada öğrendim bunu ve Yelda Hanım'ın gücünden, enerjisinden, zafaretinden çok etkilendim. Kızı Ceylan Hanım da aynı şekilde; hem kendileri, hem de aile yaşantılarıyla çok düzgün ve örnek insanlar. İnşallah uzun yıllar beraberce sağlık ve mutlulukla sürdürürler yaşamlarını.
Biz gelelim köftenin faydalarına :) Canlı yayın 16.30'da başlayacaktı, beni de 16.15'te saç ve makyaja aldılar. Zaten geç çıkacaktım programa, rahatlıkla yetiştim yani. Ama tabii bir ton boya sürdüler yüzüme, saçıma da acele bir fön, hop köfte stüdyoya. Aslında pek umurumda değil saçım nasıl, makyajım nasıl vs. çünkü eldeki malzeme belli, ne yapacak kadın şu surata kuş mu konduracak afedersin. Ama bir yandan da düşünüyorum, "ulan iki Türkiye güzelinin yanına oturtacaklar beni, şahtım şahbaz olucam, haksız rekabet ulan bu!" diye. Bari tombik bir teyze ya da olmadı bir erkek düşeydi şansıma, neyse...
Yayına çıkma zamanı yaklaşınca beni stüdyoya çağırdılar, paravanın arkasında bekliyorum "Yasemin'in Penceresi" heyecanında :P Neyse Yasemin Bozkurt kitabı tanıtıp beni çağırdı, besmele çekip çıktım kapıdan :)) Gerisini video linkinden görürsünüz zaten, rezalet :) Saçımla oynamam mı, aynı şeyleri tekrarlamam mı, girişte oturacak yer aranmam mı, kitaptaki en komik olmayan diyalogları bulmam mı, anneme komik diye iftira atmam mı ne isterseniz var. Yayın bitip de eve dönünce (ki yine eve bıraktılar sağolsunlar ama trafikten, baş ağrısından, mide bulantısından kendimden geçtim eve gelene kadar) kendimi izlemek çok tuhaf geldi. "Piiiii!" dedim, "ben böyle mi görünüyorum, böyle mi konuşuyorum, böyle mi gülüyorum!" Kendimden soğudum yemin ederim, sizi bilmem ama ben şahsen bir daha kendimi görmek istemem o derece :))
Gelelim yayın sonrası geyiklere :P Annemler yayın sırasında eşe dosta haber vermekten doğru düzgün izleyememişler ama annem her ihtimale karşı o meşhur ağlamasını yapmış :)) Ekranın 5 kilo eklemesinden, makyajın fazla kaçmasına, babama "kızın artiz oldu" takılmalarından anneme "evlilik programına da çıkaralım" tekliflerine kadar çeşitli geyikler mevcut elimizde. Artık ailece uzun yıllar yetecek kadar eğlence konumuz var yani, rahat olun ;)))

bu da böyle bir anı oldu işte :P

Not: Bu arada teknoloji özürlü olduğum için tvarşivindeki kesik kesik görüntüleri bilgisayara yükleyemedim, bilen varsa bir el atıversin be hacı nolur...

Pazartesi, Kasım 21, 2011

tavşan kaç

Bir küçücük tavşancık varmış!

Cuma, Kasım 18, 2011

everything's personal


Yenileme çılgınlığının son kurbanı blogum oldu.
Şablonla biraz oynadım, header'a yeni bir resim yapıştırdım, avatarımsı oldu.
Her şeyi kişiselleştirdim, oh çok iyi oldu :)

P. S. Bu aralar başlıklar İngilizce çıkıyor. Yazmaya ara verdik diye Türkçe'yi de unutmayalım hafızlar :P

Çarşamba, Kasım 16, 2011

all the pretty things ♥


Kışa hazırlık; bol bol vitamin takviyesi. Bünyeyi boş bırakmaya gelmez, önleminizi alın. Küp şeklinde doğranmış portakalların üzerine meyve suyu ya da limonata dökerek daha sulu ve eğlenceli hale getirebilirsiniz. Bir nevi meyve cornflakes'i :P

Fındık ezmeli kurabiye... Eve alınan fındık ezmesi ev ahalisi tarafından sevilmeyince olanlar oldu. Ama nasıl sevelim anacım, ezme diye şekerli pütürlü sert bir şeyi koymuşlar kavanoza, olacak şey mi? Değil elbette; o nedenle atacak da değiliz kavanoz dolusu nimeti. Ne yapayım ne yapayım derken aklıma nutellalı kurabiye tarifi geldi. Aynı formülü fındık ezmesine de uygulayabiliriz diye düşündüm ve kolları sıvadım.
Öncelikle fındık ezmesini kaşık kaşık geniş bir kaba alıyoruz. Göz kararı, ben hepsini kullanmadım olur da kötü olur diye. Sonra 2-3 fincan un ekliyoruz. Kendinden tatlı diye şeker koymadım ben. Biraz kabartma tozu, çok az da margarin ekliyoruz ve tabii bir de çırpılmış yumurta. Hepsini karıştırıp kıvamlı bir hamur elde ediyoruz. Yağlı kağıdın üzerinde tepsiye diziyoruz istediğimiz şekil ve büyüklüklerde. 180 derecede ısıtılmış fırına atıp yaklaşık 20 dakika pişiriyoruz. Burada da göz kararı uyguluyoruz; mesela ben çok pişmiş sevmiyorum, o yüzden de altları çok kararmadan alıyorum fırından. Gayet de güzel oluyor valla, test edilip onaylandı, afiyet olsun :)

Kahve kutusunu da atacak değiliz ya. Zaten bu aralar hiçbir şeyi atmıyoruz, israfa savaş açtık malum :P Bu sebeple kullanılmayan ama atmaya da kıyılamayan kutularımızı kumaşla kaplayıp (in silicon gun we trust) kapaklarına da sevimli mesajlar yazıp yapıştırıyoruz. Ben iğnelikten sonraki en büyük ihtiyacımı karşılayan bu ıvır zıvır kutusunu yaptım. İçine de elbette "all the pretty things"imi koydum, mutluyum ♥

Pazartesi, Kasım 14, 2011

2 köfte arasındaki 7 fark :P

damned if I do, damned if I don't

Yok canıııım yedi tane de değildir herhalde ama fark olsun olmasın ben ikisini de sevdim. Meğer değişik saç şekillerine ne kadar açık bir bünyem varmış, hiç yadırgamamış gibi duruyorum resimlerde. Gerçekte yapmaya kalksam nasıl durur bilemiyorum ama zaman zaman aklımı çelmiyor da değil hain düşünceler. Eee hep bir şeyleri yenileyecek değiliz ya, biraz da kendimizi yenileyelim di mi ama anacım :D

Kendinizi yenileyip "Tanrım beni baştan yarat!" diyebileceğiniz, üstelik bunu kıymetli poponuzu hiç kaldırmadan yapabileceğiniz bir site var. taaz linkinden siteye ulaşabilir, uygun bir fotoğrafınızı yükleyip çeşitli yönlendirmelerle istediğiniz değişiklikleri yaparak kendinize yeni bir oyuncak edinebilirsiniz. Ben şahsen öyle yaptım, günlerce başından kalkamadım. Bu dediğim yaz aylarında olmuştu bu arada ama ben burada bahsetmeyi unutmuşum. Neyse geç olsun güç olmasın, maksat gönüller bir olsun :P

Pazar, Kasım 13, 2011

DIY'in yollarında, annemin kollarında :))

Son günlerde yaptıklarımdan birkaç kuple...

Annelerin en tatlısına kendisi gibi şeker bir makyaj çantası
Sonunda kendime de bir şey yapayım dedim ve son günlerde en çok ihtiyacım olan şeyi yaptım: iğnelik. Elde dikiş dikerken iğneyi nereye koyacağım, ay kayboldu, ay battı derdine son! Kuzucuklu iğneliğimle artık ben de pro oldum :P
Yine eski çoraplarım yetişti imdadıma. Belki gözünüzden kaçmamıştır, şu kuzucuğu bulduğum her yere dikiyorum resmen, ne bereketliymiş! Altına da yeşil çimenliği serdim mi ondan iyisi yok, tabii iğneleri üstüne batırmadığım sürece :))
Makyaj çantası tamamen kendi eserim ve tasarımım, işlemeleri de kendi elcağızımla yaptım efenim. 
İğnelik ise Hesionka'nın tasarımı, yapılışı da şöyle: hesionka'nın cupcake iğneliği 
Yapımı çok kolay ve eğlenceli. Tabii ben elimdeki malzemelere göre değişiklikler yaptım ama altyapı aynı, sonuç muhteşem. Kendisine de buradan teşekkürlerimizi sunuyoruz ve hararetle tavsiye ediyoruz :)

Cuma, Kasım 11, 2011

Meet Mualla :)

melaba. ben mualla. sadece mualla.

Tanıştırayım; o Mualla, sadece Mualla. Kendisi son çılgın projem olur. Eskiden ne idüğü belirsiz bir yaratık olarak bir deniz çantasının ortasına yapıştırılmıştı. Canice, biliyorum. Ama ben onu o hayattan çekip kurtardım. İçini doldurup dolgun bir hanım olmasını sağladım. Güzel bir elbise diktim, ayakkabılar yaptım. Saçlar ekledim, kirpik yaptım, dudaklarını işledim, hatta kenarına bir ben bile kondurdum. Soonacııma inci kolyesini takıp bir de şapka kondurdum başına, tabii kalpli broşu da unutmayalım. İşte sonunda tam bir hanfendüye dönüştü, şimdi hayırlı kısmetlerini bekliyor. Duyurulur efenim...

Çarşamba, Kasım 09, 2011

United Nations of Sulu Köfte

Kitleye bak hizaya gel. Böyle giderse uluslararası bir kuruluş olma yolunda hızla ilerleyecek, hatta hızımı alamayıp kainata açılacağım. Çok derin hislerim var, ciddi düşünüyorum. Öyleyse varım. Mahmut?

Salı, Kasım 08, 2011

bayramlık

come to the dark side... we have cookies!
goody goodies :)

Pazar, Kasım 06, 2011

mutlu bayramlar :)

Bayram şekeri niyetine... ya da kurban!!! >D

1
2 & 3

Çarşamba, Kasım 02, 2011

yes sir, I can boogie

ne oldum dememeli, ne olacağım demeli no. 2
Daha postu yeni girmiştim ki, gözlük kılıfı kenardan bana sırıttı. Evet, bu hayatının hatasıydı. Ama sorarım size, sevmek suç mu?
Kılıflar sapsız kalmasınlar, çanta olarak da kullanılabilsinler!
İşte gözlük kılıfından clutch'ımsı çantaya evrilen cicinin mutlu sonu

yeni ciciler

Yaptım, yapıyorum, yapacağım. Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır, o yüzden yavaş yavaş kaçılın anacım. Çok fena DIY'im geldi, şuraya bırakıyorum, siz şeyedersiniz. Hadi canım...

bir zamanlar afrika'da... değilse de benim odamda...

Biter mi? Bitmedi elbette... Tak çıkar, sök sokuştur, dik yapıştır... Aç kapa, aç kapa, artema... Kafa buralara geldi artık, anlayın işte. Bu arada dikiş dikerken sıcak çay ve Türk filmi acayip iyi gidiyormuş. Resmen kafa yapıyor, tavsiye etmem. Yok yok, ederim. Hadi yine iyisiniz.

gözlük kılıfı deyip geçme, onun da canı var. ve ben birazdan o canı çıkarıcam!
seni kalplere sarmalar sararım!
sonra da fırfırlara boğarım!
üç adımda tanınmaz halde getirdiğim gözlük kılıfımla mutluyuz. sizce de istridyeye benzememiş mi ablası? disney'in happy oyster'ı ya da benim versiyonumla pink öyster cult!
O-yeah

Pazartesi, Ekim 31, 2011

Happy Halloween & DIY :)

uuu beybi!

Selam sevgili köftehorlar! Biliyorum, beni bu kadar sık görmeye alışkın değilsiniz ama hem Cadılar Bayramı nedeniyle, hem de yaptığım ilk DIY projesi şerefine bu posta kayıtsız kalamazdım. Siz de kalmayın, buyrun buradan yakın...

Şimdiii... Şu solda görmüş olduğunuz bebek (mini mouse değil, hayır benim fotoğrafım da değil, hayır supernatural romanı da değil!!!) yani pembişli cicili çanta tamamen benim eserim. Nasıl mı?

İşte böööleeee...!!!



1. Öncelikle malzemeleri topluyoruz. Ben evde ne varsa onu kullandım, yani hiçbir şekilde yeni bir şey almadım. Eski bir çantamın astarı, kullanılmayan mouse padler, şemsiye kılıfı, eski tokalar, annemin dikiş kutusundan aşırdığım fermuar ve zincir... O kadar.
2. Kumaş parçalarını birbirine dikiyoruz. Unutmayın; çift dikiş hayat kurtarır :)
3. Seçtiğimiz kumaşları zevkimize (ya da zevksizliğimize :P) göre sıralayıp birbirlerine dikiyoruz. Bunlar çantanın dış yüzeyleri olacak cancanlar, ona göre dikkatli davranıyoruz, saygıda kusur etmiyoruz.
4. Sonra dış kenarlara fermuarımızı dikiyoruz. Her aşamada ölçüp biçmeye ve oranlamaya dikkat, benim gibi acemi olunca ipin ucu kaçabiliyor. İpin ucu demişken, dikiş makinem olmadığı için elde diktim ben. İşin acemisi de olunca zaman zaman sinir krizleri geçirmek ve kenarları yuvarlatabilmek için kafa patlatmak da kaçınılmaz oldu. Aklınız varsa makine kullanın, hatta hiç bulaşmayın. Bakmayın ben bu aralar kafayı sıyırdığım için bunlarla uğraşıyorum. Yoksa akıllı insan işi değil yemin ederim. Öhöm... Neyse devam edelim, oynatalım uğurcum!
5. Şu kıvama gelene kadar neler çektim bir bilseniz. Ama neyse ki gelince rahat bir nefes alıyoruz... veriyoruz... alıyoruz... çantaya can veriyoruz... (yürü be kim tutar seni!)
6. Sıra geldi iç malzemelere... Mouse padler çantayı dik tutacak, bir nevi iskeletimiz onlar, bol kalsiyumla... Amaaan tamam ya, eski çanta astarımızı padlere göre kesip boyları ayarlıyoruz. Sonra kahraman silikon tabancamızı fişe takıp ısıtıyoruz. Silikon hazır olunca kenarlara sürerek astar kumaşını padlere yapıştırarak sabitliyoruz...
7. İşte böyle :) Yalnız unutmayın; padleri kumaşın içine sığacak şekilde ölçüp biçip kesin. Sonradan astarla kaplayınca telafisi olmaz ona göre ;)
8. Kılıflarımızı çantanın içine yerleştirip kontrol ediyoruz. Kılıfın kenarlarını silikonlayıp çantanın içine yerleştirip yapıştırıyoruz. İyice sabitlenmesi için sıkı sıkı bastırıyoruz. Yine çok dikkatli oluyoruz; çünkü hem kılıfların kumaşların boyutuna uyması, hem silikonun taşmaması, hem de kendimizi sıcak silikonla yakmamamız ya da kendimizi çantaya yapıştırmamamız çok önemli. Burada tecrübe konuşuyor.
9. Bu kadar tantananın sonunda şunu elde ediyoruz. Tamam mı? Oldu mu? Mutlu musunuz? Kendinizi maymun ettiğinize değdi mi?
10. Valla gayet de oldu, tamamdır, ben şahsen çok mutluyum, çok da değdi maymunluğuma. Fermuarın ucuna zinciri ve mini mouse'u da ekledim, tam oldu hah!
İçini de doldurduk mu benden iyisi yok! Bayağı da bir şey alıyor yani, kullanışlı ve şirin bir el çantası oldu kendisi, on adımda on bir adım oldu, daha ne olsun. Takdir ettim, onayladım. Seviyorum işte, var mı diyeceğin. DIY forever!



Pazar, Ekim 30, 2011

durum raporu

sona doğru...
İstedim ki okurlarıyla her şeyini paylaşan vıcık vıcık bir blog yazarı olayım. Kısmet bugüneymiş...

Şimdi son olarak evdeki çılgın projelerimden bahsetmiş ve bir kısmını paylaşmıştım. Şimdi de devamını anlatıyorum. İyi dinleyin çocuum!

Yanda ilk başladığım clutch make over projesini görüyorsunuz. (bkz. bir önceki post - son resim) Hala bitmedi ama alt kısmının kumaş ve dantelini dikip yapıştırdım. Şimdilik fena görünmüyor, siz bir de bitince görün ablası...

derya kuzusu bunlar
Bu yanda ise eldivenimsi bileklikimsi dirseklikimsileri görüyoruz. Evet, piyasaya bu isimle süreceğim, nası süper fikir di mi?! Yok la, sağdaki grileri annem örmüştü, ben de janti olsun diye kenarına pembe kurdele geçirip bağladım. Soldaki turuncular ise bir zamanlar çoraptı. Yeaaa nerden nereye kardeş, hayat işte... Bir çorabın hayatı. Artık o da bir kolluk... Hah, buldum işte ismini. Karşınızda kolluk kuvvetleri.


ne oldum demiycen hacı, ne olcam diycen...
Aha! Bir ne idüğüm belirsizim projesi daha... Şimdi şu yanda görmüş olduğunuz arkadaş gayet sıradan ve sıkıcı bir laptop çantası. Bize laptop satan çocuğun kazığı o da, kulakalrı çınlasın. Neyse işte, bu arkadaş -satıcı çocuk değil, çanta- nedense gözüme gözüme batıyordu evvelden de. Şimdi bu çılgın projeler arasında dedim ki, neden bunu da reforme edip güncellemiyorum, ne de olsa durmak yok yola devam. İşte durdurulamamamın son eseri, bu da yarım kaldı, henüz bitmiş değil ama şu hali gördükten sonra devam edip etmemekte kararsızım açıkçası. Sizce de yeteri kadar çekmemiş mi zavallıcık?

benim o! benim o!

Gelelim yandaki yakışıklıya... Kendisi de son dönem projelerimden, yeni yaptım dermişim ahahaha! Yok la korkmayın, ben yapmadım ama kendim yapmışım kadar seviyorum zibidiyi. Yeğenim sayılır delikanlı, bir zamanlar da komşumdu, eskiden bidi bidiydi yarım kiloluk köftelik kıymaydı, aha şimdi büyüdü dünyalar tatlısı bir köftehor oldu. Ay Maşallah tü tü tü tüh! Hazır cadılar bayramı da geldi, benim size ikramım olsun, hadi yine iyisiniz ha...

Ha bu arada projelerim bitmiş değil elbette, sırada çıpçılgın bir projem var. Aşama aşama kaydediyorum ki, aklınızı başınızdan alabileyim. Bekleyin beni anacım, hadi bay...

Çarşamba, Ekim 26, 2011

ıvır zıvır işler

Ülke, hatta dünya bu haldeyken bir şeyler yapmak ya da yazmak ne kadar boş ve gereksiz olsa da... Terör, deprem, yolsuzluklar, haksızlıklar... İnsanın elinden dua ve yardım etmekten başka bir şey gelmeyince ve asıl bir şeyler yapması gerekenler de ellerini bağlayıp oturunca... Amaaan tamam ya, başlamayacağım yine. Zaten günler ve haftalardır kendi kendimize üzülüp kızıp bir yerlerde tepki gösterip durduk. Muhtemelen de boşu boşuna; çünkü kimse takmıyor sevgili köftehorlar... Hal böyle olunca da köfte kendini abidik gubidik işlere verip kafa dağıtmaya çalışıyor. Derya Baykal'ın bizim ev şubesine döndüm yine, bilumum blog ve yetenek sahibi hanım kızımız* sağolsun, biçki dikiş iştahım kabardı, Allah hayırlara karşı getirsin. Geçen sene bu zamanlar da taç yapımına takmıştım, sonra da yaptığım taçları keyifle başıma takmıştım. Şimdi işi büyütme zamanı geldi diyerekten evde ne kadar ıvır zıvır varsa toplayıp yığdım. Tam üç torba dolusu ne idüğü belirsiz nesne var elimde; kumaşlar, çantalar, kurdeleler, kutular, düğmeler, kolyeler, broşlar, keçeler, fermuarlar vs. Aklınıza gelebilecek her türlü çer çöp itinayla toplanıp geri dönüşüme kavuşturulur. Bu kadar da değil; tekstile el atmış durumdayım ve şimdiden giyilmeyen iki bluzü bir iki ninja darbesiyle eteğe, iki başka bluzü de daha kullanışlı bluzler haline getirmiş durumdayım. Kendimle gurur duyuyorum, eylemlerim sürecektir. Bakınız şöyle...


her terminatörün cephaneye ihtiyacı vardır.
Öncelikle abilerim ablalarım, size şu teknoloji harikası aletten bahsetmek istiyorum. Silikon tabancası! 
Ya sen ne güzel, ne yararlı, ne muhteşem bir icatsın arkadaş! Sık sıkabildiğin kadar, yapıştır yapıştırabildiğin kadar. Sağlam, estetik ve kolay... 
Ben babamın silikon tabancasına el koymuş bulunmaktayım, kendisi de Macgyver'ın bizim ev şubesi olduğu için bu tür aletlerden bulunuyor neyse ki. Köfte de babasından otlanarak yeni tasarımlara yelken açıyor :P

Not: Resimde solda görülen mumun üzerinde bir şekil var, fotoğrafta tam görülmüyor ama kendisi melek biçiminde ve aslında mumun öyle bir özelliği yok. Alındıktan sonra zaman içinde oluşmaya başladı o şekil. Creepy, yes. Bir sonraki postta Twilight Zone'un bizim ev şubesini anlatçam, söz :P



savaşçı köfte kızımız - reloaded



İlk eserlerimden bir kuple görüyorsunuz... Resimdeki zat-ı şahane Christa Teyzem'in (evet öyle bir teyzem vardı bir zamanlar, ne var?) Alamanyalar'dan getirdiği bebek-ti bir zamanlar. Neredeyse 25 yıllık bir parça ve aslında prensesti kendisi. Upuzun saçları, mavi dantelli bir elbisesi, fileli çorapları (prenseste fileli çorap, bir çeşit Alman fantezisi olsa gerek), çantası, eldivenleri ve ayakkabılar vardı. Giysi ve aksesuarlar zamanla kaybolmaya, köfte de büyüyüp prenseslerden nefret etmeye başladı. Önce kıyafetler çıktı, sonra saçlar kesildi. Derken saçlar boyandı, goth makyajlar yapıldı, siyah naylon poşetten bu deri görünümlü giysi yapıldı, kürdandan vampire killing stake elde edildi ve bir kolyeden çıkarılan parça hanım kızımızın boynuna iliştirilerek son haline getirildi. Ve karşınızda savaşçı köftemiz Kick Ass Hatun!
Arkadaki Halloween detaylara da dikkatinizi çekerim yane :P


geh pisi pisi...

Bir geri dönüşüm hikayesi... Eski broş nasıl ojeyle reforme (ya da deforme??) edilip kullanıma hazırlanır. Bunun gibi bir sürü broş, kolye vs. takı aksamı çıktı oradan buradan. Hepsini elden geçirip kötü emellerime alet etmeyi planlıyorum. Niahahahaaa!





ta daaa! yok lan daha diil. arkanızı dönün, soora...

Heyecanla başlayıp hüzne boğulan, fakat köftenin müdahalesiyle mutlu sona kavuşacak bir hikaye daha! Şu sağdaki bebeği yıllar önce Akçay'dan almıştım, bir kere -rakamla 1- kullandım ve kenara attım. Uzun saplı, kötü desenli bir çanta olarak başladığı hayatı yeni başlattığım reform hareketiyle değişecek, sonunda muhteşem bir clutch olacak... yani İnşallah. Tabii bu arada yaşadığı dehşet ve zulmü saymıyoruz (niahaha), silikon tabancasına az hedef olmadı ama iyileşecek, çok cici olacak valla bak. Şimdiden siyah kadifesi, kırmızı danteli ve kırmızı fiyonguyla tanınmaz hale geldi bile! 

Eylemlerim sürecek, beni izlemeye devam edin anacım...

*Beni yoldan çıkaran hamarat hanımkızlarımıza ulaşmak için linkler şöyle efenim:

Pazar, Ekim 23, 2011

çoluk çocuk


Çocuk olmanın en çok özlediğim yanı, saçma biriyle saçma bir tartışmaya girdiğinde sıkılıp da ona "sen aptalsın!" diyerek çekip gidebilmek... Ne büyük lüksmüş meğer...Çocuk deyip geçmeyeceksin işte, bir bildikleri var kesinlikle...


Perşembe, Ekim 20, 2011

görünüyorum öyleyse varlar!

İzleniyorum ama nereden  ve neden ?!!!
Ben demiştim, izlenmiyor oluşum paranoyak olmama engel değil... Yok lan, o laf öyle değildi ama neyse!
Aslında bambaşka bir post girecektim ki gözüm takıldı. Bu nedir arkadaş? ABD beni niye görüntülüyor, Big Brother beni neden izliyor?! Ya Fransa? Kanada? (Gerçi Kanada izleyebilir, izin veriyorum) ama ya Japonya? Allah'ın Japon'u ne anlar arkadaş benim blogumdan?! Ya sen Rusya Federasyonu, KGB'yi mi taktın peşime? Peki Almanya, senin derdin ne benimle? Belçika ile Hollanda'ya girmiyorum, belli ki parmakları kaymış mouse'u gezdirirken. Fakat ey ABD beni iyi dinle; güzel ve yalnız ülkemi bile geride bırakarak beni izlemektesin ya, dikkat et bundan sonra ben de seni izliyorum, arkanı kolla oğlum!!!

Pazartesi, Ekim 17, 2011

bir yıldız doğuyor!*



*hatta doğdu, büyüdü de eşşek kadar oldu... 

Bir Kedinin Hayatı

Bir Sulu Köfte Prodüksiyon Filmi

Çarşamba, Ekim 12, 2011

İlk filmim



SuluKöfte Prodüksiyon İftiharla Sunar!

Eşsiz Görsel Efektler
Duygu dolu bir Senaryo
Müthiş Oyunculuklar
Dillerden düşmeyecek Müziği
ve
Sulu Köfte'nin Mükemmel Yönetimiyle

karşınızda

Bir Doğumgünü Macerası!

şimdi sinemalarda

Pazartesi, Ekim 10, 2011

Çarşamba, Ekim 05, 2011

no poroplem!

problemim bu aralar. bakın "problemliyim" demiyorum, zira problemin bizatihi ta kendisiyim. huysuzum, dengesizim, agresifim, uyumsuzum. sadece problem çıkarmaya elverişliyim, çünkü elimden başka bir iş gelmiyor. yazıp çoktan bitirmiş olmam gereken kitabı bitiremedim. değil bitirmek, yarısına anca geldim, o da ne zorluklarla. oz sonrası bazı sorunlar çıkacağını tahmin etmiştim ama bu resmen tüy dikti. acaba başka parçalarda da sorun olacak mı bilemiyorum, bu biraz sipariş diyedir belki. kendi üretimime yabancılaştım diyeyim de marx'ın kemikleri sızlasın. maksat "poroplem" yaratmak değil mi. madem eser yaratamıyoruz, problem yaratırız biz de. hıh.

son olarak bu aralar sick muse'ümüze gelsin; baby I love you, just leave me the fuck alone.

Salı, Ekim 04, 2011

Salı, Eylül 27, 2011

o kadar basit değil işte

Şimdi hayat basit dedik, kekleri pişirip bir güzel afiyetle yedik ama öyle olmuyor işte hanımkızım. Olmuyor, olamıyor maalesef. İşler birikiyor, maddeler çoğalıyor, hayat karmaşıklaşıyor, köfte şıklaşıyor. Tamam lan sonuncusunu kafiye olsun diye salladım ama siz konuyu anladınız. Konu zaten hiç değişmiyor ki, hep aynı. Köfte bir şeylere sinirlenir, alır bloga yazar ve olaylar gelişir. Ya da bazen bazı konularda olduğu gibi: gelişemez. Annadınız siz onu, o yüzden maddesel çemkirme ve tepkimelere girişiyorum hemen...

Misal ttnet'e taktım bu aralar. Ya da ttnet bana taktı da diyebiliriz, çünkü kafasına göre davranıyor artık. Bazı bazı facebook'a sokmuyor beni, arasıra da yavaşlıyor ama illa ki bir sürpriz hazırlıyor her gün. Buradan bir kez daha sesleniyorum kendisine: Ben sürprizlerden hoşlanmam ahbap, çek fişimi bitsin bu çile... Şaka lan şaka, çekme. Zaten fişim yok, kablosuzum canım, öperim ellerinden.

Sonra mesela hayatı drama tadında yaşayanlara taktım bu ara. Ya da onlar bana taktı da diyebiliriz; çünkü drama-free hayatımda olmadık yerlerden madik atıp ortalığı bulandırmaya çalışıyorlar. Geçmiş mazi ve niyazi kontenjanını zorlayıp magazin basınına bomba düşürmenin hesaplarını yapıyorlar ama yemezler bebek. Bak buradan sesleniyorum: Öyle hayatın draması Rondo'nun kreması diye gelmeyin karşıma, reklam kokan hareketler bunlar, alayınızı yırtarım ha!... Şaka lan şaka, yırtmam belki ama zorlarım. Zor bi insanım. Oh yeah...

Veronica Mars'a taktım bir de bu aralar mesela. O bana takmış olamaz; çünkü bitik bir dizi kendisi, neresiyle taksın allasen. Ama ben yine yeni yeniden Veronica Mars izler oldum, ttnet sağolsun tabii bir de kotamız var nurtopu gibi, o büyümesin diye azar azar zerk ediyoruz bünyeye ama öyle böyle değil. Kurgusal düzeni olsun, diyalogların düzeyi olsun, Logan'ın beni düzeysizleştirmesi olsun öhhöm... Yani su gibi akıp giden bir dizi sonuç olarak... da... dediğim gibi vaktinden önce bitirilmiş kendisi. Buradan yapımcılara ve tv executiflere sesleniyorum: Alemin abuk sabuk dizilerinde milyon dolarlar batıracağınıza şu diziyi üç beş sezon daha sürdüreydiniz de bizi de süründürmeyeydiniz ya be sürüm sürüm sürünesiceler!... Şaka değil bu sefer, sürünmenizi istiyorum pis sürüngenler!

Ha bir de erkek milletine taktım bu aralar ama onu anlatmayacağım. Sadece ulusa sesleniş yapmakla yetineceğim: Bana bakın ulan gerzekler, bundan sonra ben de size sizin kızlara davrandığınız gibi davranacağım. (Yazının bu bölümünde istek bir parça alıyoruz. Gelecek zaman kipinden meydanlarda oy isteyen politikacıya gelsin: Gezeceğim, göreceğim, görürsün sana neler edeceğim...) Nasıl diye açıklamama gerek yok herhalde; nasılsa erkekler nasıl davrandıklarını, kızlar da kendilerine nasıl davranıldığını biliyordur. O yüzden kısaca adios amigos, see u in hell... 

Salı, Eylül 20, 2011

Çarşamba, Ağustos 24, 2011

on yüz bin milyon baloncuk kafası

İşte o kafadan istiyorum ben. Gerçi ben de on yüz binlere geldim ama milyonum eksik, abilerim ablalarım bi el atıverin be hadi be hacı.
Bugün çok önemli gündem maddelerine el atıcaz (evet, içlerinde imla ya da dilbilgisi olmayacak ve evet, taktım el atmaya, var bi sapıklık ama çözemedim) ama korkmayın, madde dediysek uyuşturucu madde ya da kara madde değil. Bildiğin dandirik madde, işporta malı. Maksat çoluğa çocuğa hizmet olsun.
  • Mütemadiyen beni evermeye çalışan insanlar var bu hayatta. Artık gözlerine mi batıyorum oturduğum yerden nedir, devamlı bir "evlen artık, evlendirelim seni, yok mu biri" tarzı geyiklere maruz kalıyorum. Hayır yani, geyik de seven bir insanım bünye olarak ama aynı zamanda da evlenmek istemeyen de bir bünyeye sahibim ya, hassas bu bünye, gelemez evliliklere. Yoksa niye kırayım sizi (ya da kafanızı?), inanın geçinmeye gönlüm olaydı elbet buluridim kör topal birilerini basaridim hökümet nikahını ama işte, kız istemiyor beyler, zorlamanın anlamı yok. Dağılın bence olaysızca.
  • Bunun yanısıra bir de beni işe yerleştirmeye çalışanlar var, İSYM mübarekler. Onlar sayesinde bankacı mı olmadım ben, öğretmen mi olmadım, memuru, işçisi, efendim emeklisi, hatta çocuk bakıcılığına kadar vardı olaylar, hem de olaylar olaylar! Eh onlar da haklı, yazmak çizmek boş iş bunlar, hatta iş bile değil işten değil. Eh madem evlenmiyor da, o zaman koca parası yiyemeyeceğine göre bari kendi parasını kazansın kızan. Ah be güzelim, ah be hayatım ama öyle olmuyor ki o! Dedim sana bünye hassas, kaldı ki alışmadık yerde de köfte durmuyor (ne kadan da terbiyeli hanım kız oldum de mi ben?). Hayır yani bi de gözü parada pulda değil ki bu kızın. Arada iki esvap bi çift papuç alsa yetiyor ona, yok gözü handa hamamda yatta katta arabada. Sizin derdiniz ne anlamadım ki ben, acaba borç para isteyeceksiniz de bende yok diye mi dertleniyorsunuz hani önce bi para kazansın sonra borç isteriz diye, nasıl bi kafa anlamadım ki ben sizi! Gerçi şimdi eğri oturup doğru konuşalım hafızlar, o kadan parayı bulsam ben de sizi tanımam sonuçta, bu da böyle biline!
  •  Son maddeyi bulamadım, bi ihtimal kara delikler yutmuş olabilir. Demek ki derdim bu kadarmış anacım, söyledim rahatladım. Darısı rahatlayamayanların başına. Ha bu arada, her iki maddede de bahsettiğim şahıslar içinde annem ve babam yok, bunlar tamamen benden bağımsız kişiler. Yani demek istediğim anam babam olsa anlayacağım neden beni bu kadar kafaya taktıklarını ama değil işte, neyse... Hadi gidin siz de, Ramazan Ramazan beni daha fazla günaha sokmayın, hadi çocuum! Anangile selam söyle!